Navigator
Facebook
Search
Ads & Recent Photos
Recent Images
Random images
Welcome To Roj Bash Kurdistan 

Turkish-Kurdish Friendship (Association) Group

A place to talk about domestic politics in Middle East (Iran, Iraq , Turkey, Syria) Also includes topics about Assyrian, Armenian, Chaldean .

Turkish-Kurdish Friendship (Association) Group

PostAuthor: schoolmaster1954 » Mon Dec 25, 2006 10:35 pm

...gelin dostlar bir olalım...

... gelin canlar bir olalım ...

Sizce sevgi nedir, hoşgörü nedir, dostluk nedir:

İnsanı, insan olduğu için sevebilmek ne güzel. Yunus Emre'nin dediği gibi; "Yaratılanı hoş gör, Yaratandan ötürü..."

Olumsuz her olayda, "Yerinde olsam ne yapardım" sorusunu kendimize sormalı, insanlara ona göre davranmalıyız. Peşin hükümden kaçınmalı, olayları detaylı araştırıp kesinleştirdikten sonra değerlendirmeliyiz.

Gelin canlar bir olalım dedik; birlik her zaman iyidir, birbirimizi sever, sayar, hoşgörürsek; inanın mutluluk ve başarı hep bizlerle olur.

Sevgiyle kalın dostlar...


Biz kimseye kin tutmayız
Ağyar dahi dosttur bize
Kanda ıssızlık var ise
Mahalle-vü şardır bize

Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu alem birdir bize

Vatan bize cennetdürür
Yoldaşımız Hak'dürür
Haktan yana yönilecek
Başka yollar dardır bize

Dünya bir avrattır karı
Yoldan iltir niceleri
Sürün gitsin öyleleri
Onu sevmek ardır bize

Yunus aydur Allah deriz
Allah ile kapılmışız
Dergahına yüz tutuban
Hemen bir ikrardır bize


SEVELİM SEVİLELİM
Hak cihana doludur, kimseler Hakkı bilmez
Onu sen senden iste, o senden ayrı olmaz
Dünyaya gelen geçer, bir bir şerbetin içer
Bu bir köprüdür geçer, Cahiller onu bilmez
*** ***
Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım
Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz
Yunus sözün anlar isen, mani'sini dinler isen
Sana iyi dirlik gerek, bunda kimseler kalmaz
*** ***
Mani : Anlam

GÖNÜLLER YAPMAYA GELDiM
Benim bunda kararım yok, bunda gitmeye geldim
Bezirganım mataım çok, alana satmağa geldim.
Ben gelmedim da'vi için benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim
*** ***
Dost eşruğu deliliğim, aşıklar bilir neliğim
Devşuruben ikiliğim, birliğe bitmeye geldim
Yunus Emre aşık olmuş, ma'şuka derdinden olmuş
Gerçek erin kapısında ömrüm harcamaya geldim
*** ***
bezirgan: Tüccar
mata : Mal,erzak
dav'i : Dava peşinde koşmak,kavga,dava.
sev'i : Sevgi
eşruk : Sarhoşluk
devşuruben : Kaldırıp
bitmek : Kavuşmak
maşuk : Allah (aşık olunan)

BİR KEZ GÖNÜL YIKTIN İSE
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmişiki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil

*** ***
Yol odur ki, doğru vara
Göz odur ki, Hakkı göre
Er odur ki alçak dura
Yüceden bakan göz değil


AŞK VER BANA
İlahi bir aşk ver bana, kandalığım bilmeyeyim
Yavı kılayım ben beni, isteyiben bulmayayım
Al gider benden benliği, doldur içime şenliği
Diriliğimde öldür beni, varıp orda ölmeyeyim
*** ***
Bülbül olup öteyim, dost bahçesinde yatayım
Gül oluben açılayım, ayruk dahi solmayayım
Aşkdır derdin dermanı, aşk yoluna koydum canı
Yunus Emre eydur bunu, bir dem aşksız olmayayım.
*** ***
Kanda : Nerede
Yavı kılmak: Kaybetmek
Ayruk : Artık, baska
Eydur : Söylemek
Dem : An,vakit

BÜTÜN ALEM BiR İÇİNDE
Onsekizbin alemin cümlesi BiR içinde
Kimse yok BiR den ayruk, söylenir BiR içinde
Cümle BiR onu BiRler, cümle ona giderler
Cümle dil onu söyler, her BiR tebdil içinde
*** ***
Kim gördü onu ayan, ne nakşu ne hod nişan
Söz "len terani" dir, Musa'ya Tur içinde
Yunus sen ne dilersin, dostu görem der isen
Ayandır görenlere, ol gönüller içinde
*** ***
Tebdil : Değişik görünmek, değişik
ayruk : Başka
Len terani : Allahın, Musa Peygambere "Beni göremezsin" hitabı
Ayan : Açık, açıkca ortada


AŞK İMAMDIR BİZE
Aşk imamdır bize, gönül cemaat
Kıblemiz dost yüzü daimdir salat
Dost yüzün göricek, şirk yağmalandı
Anıncun kapıda kaldı şeriat
*** ***
Gönül secde kılar, dost mihrabında
Yüzün yere vurup kılar münacat
Münacat gibi vakt olmaz arada
Kim ola dost ile bu demde halvet
*** ***
Şeriat eydur, sakın şartı bırakma
Şart ol kişiye kim ede hiyanet
Erenler nefesi devletli rumuz
Onunla fitneden olduk selamet
"Beli" kavlin dedik evvelki demde
Henuz bir demdir, ol vakt u bu saat
*** ***
Derildi beşimiz, bir vakte geldi
Beşi bir eyleyip, kim kıla taat
Biz kimse dinine hilaf demeziz
Din tamam olucak doğar muhabbet
*** ***
Doğruluk bekleyen dost kapısında
Gümansız ol bulur ilahi devlet
Yunus ol kapıda kemine kuldur
Ezelden ebede dektir bu izzet
*** ***
Şirk : Allaha ortak koşma
Mihrab : Kıbleyi gosteren yer
Münacat : Yalvarma
Halvet : Yalnız kalma
Beli : Yaratılan ruhların Allaha verdikleri söz
(Evet sen rabbimizsin anlamında)
Rumuz : İşaret, söz, simge
Fitne : Hile, ayartma
Kavl : Söz
Derilmek : Düzenlenmek
Hilaf : Karşı, aksi
Güman : Şüphe
Kemine : Aciz, en değersiz



AŞIKLARA DİN NE HACET
Din umillet sorar isen, aşıklara din ne hacet
Aşık kişi harab olur, harab bilmez din diyanet
Aşıkların gönlü gözü maşuk diye gitmiş olur
Ayruk surette ne kalır kim kılısar zühd u taat
*** ***
Taat kılan uçmağ için din tutmayan tamu için
Ol ikiden farig olur, neye benzer bu işaret
Her kim dostu sever ise, dosttan yana gitmek gerek
İşi gücü dost olucak, cümle işten olur azat
*** ***
Onun gibi maşukanın haberini kim getirir
CEBRAİL-İ MURSEL sığmaz, böyle olundu işaret
Soru hesap olmayısar, dünya ahret kovana
MUNKER u NEKiR ne sorar terkolucak cümle murad
Havf u reca gelmez onda varlık yokluk bırakana
İlm u amel sığmaz onda ne terazi var ne sırat
*** ***
Ol kıyamet pazarında her bir kula BAŞ kaygısı
Yunus sen aşıklar ile hiç görmeyesin kıyamet
*** ***
Hacet : İhtiyaç
Di˜anet : Dini kurallar, yordamlar
Farig : Vazgecmek
Havf u reca : Korku ve ümit


HAK İSTEYEN
Ey dünü gün HAK isteyen, bilmezmisin HAK kandadır
Her kandasam anda hazır, kanda bakarsam andadır
İstemegil HAKKI ırak, Gönüldedir HAKKA durak
Sen senliğin elden bırak, tenden içeri candadır
*** ***
Gir gönüle bul andadır, benliğinin defterin dur
Ol has gevher bil andadır sanam kim ol ummandadır
Ol ummanda yüzbin gevher bir zerreden oldu kemter
Ol cana zeval mi erer, canı ab-ı hayvandadır
*** ***
Eyleğil suretin viran, can sırrıdır ona eren
Batın gözüdür dost gören zahir gözü yabandadır
Kim ki gaflet icre geçer, canı zeval suyun içer
Derviş gönlü arşta uçar, çünki mekanı ondadır
*** ***
Ab-ı hayvan : Ebedilik veren su
Batın : İç, gizli
Zahir : Dış, görünen


SÖZ OLA KESE SAVAŞI
Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz
Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı
Söz ola agülü aşı, yağ ile bal ede bir söz
*** ***
Kişi bile söz demini, Demeye sözün kemini
Bu cihan cehennemini, Sekiz cennet ede bir söz
Yunus şimdi söz yatından, söyle sözü gayetinden
Pek sakın o sah katından, Seni ırak ede bir söz
*** ***
Dem : Etki
Kem : Fena, değersiz
Yat : Usul, yol yordam


A single word can brighten the face
Themes
Honey
Pain and Wounding
Silence

The Poetry of Yunus Emre: A Turkish Sufi Poet, Translated by Grace Martin Smith

A single word can brighten the face
of one who knows the value of words.
Ripened in silence, a single word
acquires a great energy for work.

War is cut short by a word,
and a word heals the wounds,
and there's a word that changes
poison into butter and honey.

Let a word mature inside yourself.
Withhold the unripened thought.
Come and understand the kind of word
that reduces money and riches to dust.

Know when to speak a word
and when not to speak at all.
A single word turns the universe of hell
into eight paradises.

Follow the Way. Don't be fooled
by what you already know. Be watchful.
Reflect before you speak.
A foolish mouth can brand your soul.

Yunus, say one last thing
about the power of words --
Only the word "I"
divides me from God.


http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/yunus/yunus1.html


Why don't we organize reunions with Turkish and Kurdish intellectuals in different South-East Anatolian Cities? It can be touristic journeys at the beginning.

You can collect Turkish bureaucrats who have worked in the South-East Anatolian cities and Kurdish intelectuals from different States: Turkey, Iran, Syria, Iraq etc. We can speak about our common destiny. We can solve our problems friendly.

We must stop blood feud between us. The blood feud is very common in Eastern Anatolia. We must find a common identity for us in our country. We must connect us with citizenship ties not with national identities.

We have those colours (I mean traffic lights) at every crossroads in Turkey.
Green must sybolize Islam, red heroism, white purity and yellow ripeness in Roj Bash Kurdistan Symbol. Am I right?

Wassalam.
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

Turkish-Kurdish Friendship (Association) Group

Sponsor

Sponsor
 

PostAuthor: schoolmaster1954 » Tue Dec 26, 2006 12:21 am

http://www.bilkent.edu.tr/~dmehmet/wise ... index.html


::: His Life
::: His Qualities
::: Selected Poems
::: Meeting Yunus


::: A Call to Peace
::: Divine Love
::: Invocation of Peace (A Gift)
::: Trust
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

PostAuthor: schoolmaster1954 » Tue Dec 26, 2006 5:37 am

TÜRKİYE’deki AYDINLARDAN ‘ARTIK, SAVAŞ YERİNİ BARIŞA BIRAKMALI’ BİLDİRİSİ…
[17:23 , 21 Dec 2006]
PNA-Türkiye’de Yazarlar, sanatçılar, akademisyenler ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerinin imzaladığı "Savaşın değil, barışın dilini konuşalım" başlıklı bildiride, şiddetin bir çözüm olmadığı belirtildi.

Bildiriye imza koyanlar adına Türkiye’de faaliyet yürüten Barış Girişimi ve Diyalog Grubu'ndan yazar Oya Baydar tarafından basına duyurulan bildiride, aralarında Yaşar Kemal, Mehmet Uzun, Vedat Türkali, Adalet Ağaoğlu, akademisyenler, sanatçılar, yazarlar, eski milletvekilleri ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerinden oluşan 323 kişinin imzası yer alıyor.

"Savaşın değil, barışın dilini konuşalım" başlığını taşıyan bildiride, "Yaşadığımız acılar, yeri doldurulamayacak kayıplar göstermiştir ki, şiddet çözüm getirmiyor. Demokratik siyaset zihniyetinin yerleşebilmesi için, şiddetin her türünün reddedilmesi ve savaş dilinin bırakılması gerekiyor" ifadeleri yer aldı.

Sorunların çözümünde sorumluluğu siyasi iradenin üstlenmesi gerektiği belirtilen bildiride, seçim barajına da dikkat çekilerek, "Nüfusun geniş bir kesiminin iradesinin parlamentoya yansımasını engelleyen yüzde 10 seçim barajının indirilmesi, temsilde adaleti sağlayacak önemli bir adım olacaktır" denildi.
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

PostAuthor: schoolmaster1954 » Tue Jan 09, 2007 10:03 pm

Kürt sorununu yeniden düşünmek
İstanbul'un ve hatta Türkiye'nin en canlı mevkilerinden olan İstiklal Caddesi. Bu cadde üzerindeki onlarca pasajdan biri. Pasajın sekizinci katı. İtiraf etmeli ki, o çevredeki binaların bu kadar yükselebildiğini farketmek pek zormuş.

Uzun süredir takipte olduğum ve fikirlerini sunarken tarafsız kalabilme yetisini takdir ettiğim Mustafa Akyol'un 9 Mayıs Salı akşamı gerçekleştirmiş olduğu, bir süre önce yayınlanan kitabı ile aynı adı taşıyan (Bkz: Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek) söyleşi için bu pasajdayız. Söyleşiyi, adını ilk kez duyduğum bir topluluk gerçekleştiriyor; "Siyasal Ufuk Hareketi".

Mustafa Akyol sözlerine "Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır" yorumlarına katılmadığını belirterek başlıyor. Yıllar içinde birçok siyasinin Kürt sorununu görmezden gelmesi ve durumun sadece terör kaynaklı olduğu vurgulamaya çalışmaları gerçekten sorunun çözümüne yönelik çalışmalara ilk baltayı atıyor kanımca. PKK'nın ortaya çıkmasından önce, o bölgede 28 gözle görülür isyanın olduğunu söylüyor Mustafa Bey. Yani, bu sorunun fazlasıyla ertelendiğini ve bu yüzden günümüze kadar büyüyüp, birçok evin ocağına ateşler düşürdüğünü anlayabiliyoruz bu hatırlatmadan. Pek tabii, bu ertelenmişlik PKK terörünü haklı bir yere koymaz. Terör hiçbir zaman, hiçbir sorunun çözümü olamaz. Fakat teröre neden olan durumlar gün yüzünde iken çözülmediğinde ya da çözümü için yeterince çaba harcanmadığında, bu tür aşırı, vahşi ve sivri uçların ortaya çıkmasına ön ayak olduğu anlaşılabiliyor.

Mustafa Akyol, kitabında olduğu gibi, bu söyleşide de, sorunun tarihsel süreçler içerisinde nasıl oluştuğunu, büyüdüğünü ve dönüm noktalarını vermeye çalıştı. Kürtlerin tarihinin Türklerle birleşmesini taa ki Malazgirt Meydan Muharebesi'ne kadar uzandığını belirtti. Ve uzun süre gözle görülür bir sorun olmadan, bu iki ırkın birlikte yaşamayı bildiğini, hatta Yavuz Sultan Selim zamanında Kürt liderlerinin farklı bir devlet kurmak yerine, gönüllü olarak padişahlık yönetimi altına girmek istediklerini hatırlattı.

Bana kalırsa, Kürt toplumunun aşiretlerden oluşuyor olması, kendi içlerinde belli bir düzeni, uzlaşmayı sağlayamıyor olmaları da, bir çatı altında yönetilmelerinin güçleşmesine neden oluyor. Daha aşiretler arası çekişmeler çözülemiyorken, farklı bir ırk ile uzlaşma halinde yaşamaları kulağa pek kolay gelmiyor. Bu yüzden, günümüz şartlarında varlığının pek bir amacı kalmayan aşiretlik olgusunun bir an önce terkedilmesi gerekiyor. Fakat pek tabii, bu da hızlıca alınabilecek ve uygulanabilecek bir karar değil. Yüzyıllardır bu sistem ile yaşamaya alışmış bir toplumun bir anda silkinebilmesi ve örf anane olarak gördükleri katı, bağnaz kuralları terk etmeleri pek kolay değil.

Mustafa Akyol, Kürt sorununun dönüm noktasını 1924 Halifeliğin kaldırılması olarak koyuyor. Bu tarihten önce de, Osmanlı zamanında da bu toplum arasında merkezi yönetime isyanlar görükmekte fakat taa ki bin yıldır süren birlikteliği tamemen ayıran bir gelişme görülmüyor. Bunca süredir bu birlikteliği koruyan ve sağlamlaştıran en önemli bağın Müslümanlık ve tüm Müslüman aleminin manevi lideri konumundaki Halifelik makamı olduğunu biliyoruz. Ve 1924'te de bu bağ birden koparıveriliyor. Pek tabii sonuçları da acı oluyor (Bkz: Şeyh Sait ayaklanması).

Gerçekten de, Halifeliğin kaldırılmasıyla Kürt sorunun iyice kötüleşmeye başladığı açık ve seçik bir şekilde ortada. Mustafa Bey, bu vatanı kurtarmak için, Kurtuluş Savaşı sırasında Türk, Kürt, Gürcü demeden omuz omuza savaşan bu toplumların, bu savaşa bu kadar büyük bir inançla yüklenmelerinin en önemli nedenini Müslüman olmayan devletlerin, Müslüman bir ülkeyi işgal etmeye çalışmasındaki "kabul edilemezlik" olarak açıklıyor. Ve gözlerini kırpmadan canlarını veren insanlara, dini açıdan yüce bir mevki olan şehitlik mertebesine ulaşacakları, bu savaşın Müslümanlığı koruma savaşı olduğunun anlatıldığını ekliyor. Vatanı kurtarırken böyle bir inançla canını dişine takarak çaba harcayan insanların, bir gecede inandıkları bağın kaldırılması onları büyük boşluğa düşürdüğünü anlamak hiç güç değil.

Bu noktalarda Mustafa Bey ile hemfikiriz. Merak ettiğim fakat söyleşi sırasında yoğunluk arasına sıkıştıramadığım bir soruyu e-posta yolu ile kendisine ulaştırdım. Kırmayıp yanıtladı;

Soru: "Şeyh Sait ayaklanmasına neden olan, (dini) değişimlerin zamanlaması mı yanlıştı yoksa bu değişimler -mesela Halifeliğin kaldırılması- hiç mi gündeme getirilmemeliydi?".

Cevabı ilgi çekici idi;
Çok kesin bir cevabım yok. Halifeligin bu sekilde aniden kaldırılmasının yarardan çok zarar getirdiği kanısındayım. Peki hep mi kalmalıydı? Cevap vermek zor. Mevcut yapısıyla, yani Saltanat sistemiyle, korunamazdı bence. Ama belki transforme edilebilir, biraz demokratik bir işleyişe kavuşturulabilir ve o zaman da kalabilirdi. Bu ise, zannedildiginin aksine, laik devlete engel teskil etmezdi. Bugün Vatikan Roma'nın orta yerinde duruyor ve Italya'ya müdahale etmiyor.

Papalık ve Hilafet birebir eşit kurumlar değildir, ama Hilafete sadece dini bir anlam verilip bu kurum yaşatılabilirdi. O zaman günümüzde Islam dünyası bu kadar kaotik, otoritesiz olmazdı belki. Bugün Osama Bin Ladin’e karsı çıkıp da “Hayır, İslam bu değildir” diyecek bir otorite yok.

Bu konuda garip bir nokta var. Atatürk, meclisin açılış konuşmasında "Bu meclisi oluşturanlar tamamiyle Müslüman unsurlardır" dedikten birkaç yıl sonra Müslümanlığı temsil eden birçok imgeyi, kurumu, örgütü kaldırma karar aldı. Acaba bu değişimleri bu kadar büyük bir hızla yapmaya çalışmasının nedeni neydi? Bu köklü ve sarsıcı değişimlerin halkta huzursuzluk yaratacağı açıktı, uzun süreye yayılacak olan yumuşak geçişler yerine neden sert bir geçiş tercih edildi hep merak ediyorum.

"Bundan sonra nereye, çözüm nedir?" sorusunu da Akyol şöyle cevaplıyor;

"Devlet hatalar yaptığını kabul etmeli ve bu hataları çözmek için ciddi adımlar atmalıdır. Son dönemde de çözüme yönelik bazı adımlar atılmıştır. Mesela Kürtçe yayın hakkı gibi. Bu adımların sayısı arttırılmalıdır.

PKK hiçbir şekilde hoşgörülemez, bir terör örgütüdür. Ve varlığı hem Kürt hem de Türk toplumu için zarardan başka bir şey getirmez. Silaha sarılmak hiçbir zaman çözüm getirmemiştir. Aksine gerilimi arttırır, çözümden uzaklaştırır.

Çözüm liberal demokratik anlaşıyışın oturmasıyla sağlanabilir. Avrupa Birliği süreci, bu anlayışın yerleşmesinde önemli bir konuma sahiptir.

Bu iki toplumun sorunsuz bir şekilde birlikte yaşadığı Osmanlı kimliğini keşfetmeli, oralardan dersler çıkarmalıyız. Osmanlı'nın yönetimine geri dönelim demiyorum. Söylemek istediğim, doğru örnekten yola çıkarak çözüme daha kolay ulaşmaktır"

Mustafa Akyol konuşmasını bitirdikten sonra dinleyenlerin de katıldığı söyleşi kısmı oldukça canlı geçti. Özellikle, en önde oturan ve bir bürokrat olduğunu belirten, etkinlik öncesinde de "Ülkesine severek hizmet veren bir Türk vatandaşı olarak Kürt kimliğimle, yazmış olduğunuz bu kitabın her satırında sizi kutladım" şeklindeki görüşlerini belirten beyefendi söyleşi bölümünde görüşleri ile çeşitli açılımlar getirdi. Arka sıralarda oturan genç Kürt delikanlılar ise nezaket sınırları içerisinde görüşlerini, dertlerini ve çözüm önerilerini belirttiler.

Oldukça ince ve derin yerlere dokunan bu bölümleri aktarmakta güçlük çekeceğim için kayıt altına almamayı uygun gördüm. Fakat şu söylenebilir ki, devletimiz o bölgedeki insanlarımızı kazanmak için diğer bölgelere oranla biraz daha fazla gayret göstermeli.

Söyleşi bitip de İstiklal Caddesi'ne indiğimizde, biraz önce konuştuklarımızın, öne sürülen çözüm önerilerinin gerçekten çok da uzak olmadığını hissettim. O caddede ilerlerken, aynı yolda, yan yana yürüyen o kadar çok, farklı "renk" ile karşılaştım ki böyle bir sorunun nasıl bu kadar büyüyebildiğine anlam veremedim.

Mustafa Akyol'un "Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek" başlıklı kitabı hakkında yapılan yorumlara buradan göz atabilirsiniz. Siyasal Ufuk Hareketi ve düzenlemeyi planladıkları gelecek etkinlikler hakkında daha detaylı bilgi için ise resmi sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

Yazan: Selim Yörük
Tarih: 5/13/2006
Kategori: Politika
Popülerlik İndeksi: 59.3/872
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

PostAuthor: schoolmaster1954 » Tue Jan 09, 2007 10:04 pm

Kürt sorununu yeniden düşünmek
İstanbul'un ve hatta Türkiye'nin en canlı mevkilerinden olan İstiklal Caddesi. Bu cadde üzerindeki onlarca pasajdan biri. Pasajın sekizinci katı. İtiraf etmeli ki, o çevredeki binaların bu kadar yükselebildiğini farketmek pek zormuş.

Uzun süredir takipte olduğum ve fikirlerini sunarken tarafsız kalabilme yetisini takdir ettiğim Mustafa Akyol'un 9 Mayıs Salı akşamı gerçekleştirmiş olduğu, bir süre önce yayınlanan kitabı ile aynı adı taşıyan (Bkz: Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek) söyleşi için bu pasajdayız. Söyleşiyi, adını ilk kez duyduğum bir topluluk gerçekleştiriyor; "Siyasal Ufuk Hareketi".

Mustafa Akyol sözlerine "Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır" yorumlarına katılmadığını belirterek başlıyor. Yıllar içinde birçok siyasinin Kürt sorununu görmezden gelmesi ve durumun sadece terör kaynaklı olduğu vurgulamaya çalışmaları gerçekten sorunun çözümüne yönelik çalışmalara ilk baltayı atıyor kanımca. PKK'nın ortaya çıkmasından önce, o bölgede 28 gözle görülür isyanın olduğunu söylüyor Mustafa Bey. Yani, bu sorunun fazlasıyla ertelendiğini ve bu yüzden günümüze kadar büyüyüp, birçok evin ocağına ateşler düşürdüğünü anlayabiliyoruz bu hatırlatmadan. Pek tabii, bu ertelenmişlik PKK terörünü haklı bir yere koymaz. Terör hiçbir zaman, hiçbir sorunun çözümü olamaz. Fakat teröre neden olan durumlar gün yüzünde iken çözülmediğinde ya da çözümü için yeterince çaba harcanmadığında, bu tür aşırı, vahşi ve sivri uçların ortaya çıkmasına ön ayak olduğu anlaşılabiliyor.

Mustafa Akyol, kitabında olduğu gibi, bu söyleşide de, sorunun tarihsel süreçler içerisinde nasıl oluştuğunu, büyüdüğünü ve dönüm noktalarını vermeye çalıştı. Kürtlerin tarihinin Türklerle birleşmesini taa ki Malazgirt Meydan Muharebesi'ne kadar uzandığını belirtti. Ve uzun süre gözle görülür bir sorun olmadan, bu iki ırkın birlikte yaşamayı bildiğini, hatta Yavuz Sultan Selim zamanında Kürt liderlerinin farklı bir devlet kurmak yerine, gönüllü olarak padişahlık yönetimi altına girmek istediklerini hatırlattı.

Bana kalırsa, Kürt toplumunun aşiretlerden oluşuyor olması, kendi içlerinde belli bir düzeni, uzlaşmayı sağlayamıyor olmaları da, bir çatı altında yönetilmelerinin güçleşmesine neden oluyor. Daha aşiretler arası çekişmeler çözülemiyorken, farklı bir ırk ile uzlaşma halinde yaşamaları kulağa pek kolay gelmiyor. Bu yüzden, günümüz şartlarında varlığının pek bir amacı kalmayan aşiretlik olgusunun bir an önce terkedilmesi gerekiyor. Fakat pek tabii, bu da hızlıca alınabilecek ve uygulanabilecek bir karar değil. Yüzyıllardır bu sistem ile yaşamaya alışmış bir toplumun bir anda silkinebilmesi ve örf anane olarak gördükleri katı, bağnaz kuralları terk etmeleri pek kolay değil.

Mustafa Akyol, Kürt sorununun dönüm noktasını 1924 Halifeliğin kaldırılması olarak koyuyor. Bu tarihten önce de, Osmanlı zamanında da bu toplum arasında merkezi yönetime isyanlar görükmekte fakat taa ki bin yıldır süren birlikteliği tamemen ayıran bir gelişme görülmüyor. Bunca süredir bu birlikteliği koruyan ve sağlamlaştıran en önemli bağın Müslümanlık ve tüm Müslüman aleminin manevi lideri konumundaki Halifelik makamı olduğunu biliyoruz. Ve 1924'te de bu bağ birden koparıveriliyor. Pek tabii sonuçları da acı oluyor (Bkz: Şeyh Sait ayaklanması).

Gerçekten de, Halifeliğin kaldırılmasıyla Kürt sorunun iyice kötüleşmeye başladığı açık ve seçik bir şekilde ortada. Mustafa Bey, bu vatanı kurtarmak için, Kurtuluş Savaşı sırasında Türk, Kürt, Gürcü demeden omuz omuza savaşan bu toplumların, bu savaşa bu kadar büyük bir inançla yüklenmelerinin en önemli nedenini Müslüman olmayan devletlerin, Müslüman bir ülkeyi işgal etmeye çalışmasındaki "kabul edilemezlik" olarak açıklıyor. Ve gözlerini kırpmadan canlarını veren insanlara, dini açıdan yüce bir mevki olan şehitlik mertebesine ulaşacakları, bu savaşın Müslümanlığı koruma savaşı olduğunun anlatıldığını ekliyor. Vatanı kurtarırken böyle bir inançla canını dişine takarak çaba harcayan insanların, bir gecede inandıkları bağın kaldırılması onları büyük boşluğa düşürdüğünü anlamak hiç güç değil.

Bu noktalarda Mustafa Bey ile hemfikiriz. Merak ettiğim fakat söyleşi sırasında yoğunluk arasına sıkıştıramadığım bir soruyu e-posta yolu ile kendisine ulaştırdım. Kırmayıp yanıtladı;

Soru: "Şeyh Sait ayaklanmasına neden olan, (dini) değişimlerin zamanlaması mı yanlıştı yoksa bu değişimler -mesela Halifeliğin kaldırılması- hiç mi gündeme getirilmemeliydi?".

Cevabı ilgi çekici idi;
Çok kesin bir cevabım yok. Halifeligin bu sekilde aniden kaldırılmasının yarardan çok zarar getirdiği kanısındayım. Peki hep mi kalmalıydı? Cevap vermek zor. Mevcut yapısıyla, yani Saltanat sistemiyle, korunamazdı bence. Ama belki transforme edilebilir, biraz demokratik bir işleyişe kavuşturulabilir ve o zaman da kalabilirdi. Bu ise, zannedildiginin aksine, laik devlete engel teskil etmezdi. Bugün Vatikan Roma'nın orta yerinde duruyor ve Italya'ya müdahale etmiyor.

Papalık ve Hilafet birebir eşit kurumlar değildir, ama Hilafete sadece dini bir anlam verilip bu kurum yaşatılabilirdi. O zaman günümüzde Islam dünyası bu kadar kaotik, otoritesiz olmazdı belki. Bugün Osama Bin Ladin’e karsı çıkıp da “Hayır, İslam bu değildir” diyecek bir otorite yok.

Bu konuda garip bir nokta var. Atatürk, meclisin açılış konuşmasında "Bu meclisi oluşturanlar tamamiyle Müslüman unsurlardır" dedikten birkaç yıl sonra Müslümanlığı temsil eden birçok imgeyi, kurumu, örgütü kaldırma karar aldı. Acaba bu değişimleri bu kadar büyük bir hızla yapmaya çalışmasının nedeni neydi? Bu köklü ve sarsıcı değişimlerin halkta huzursuzluk yaratacağı açıktı, uzun süreye yayılacak olan yumuşak geçişler yerine neden sert bir geçiş tercih edildi hep merak ediyorum.

"Bundan sonra nereye, çözüm nedir?" sorusunu da Akyol şöyle cevaplıyor;

"Devlet hatalar yaptığını kabul etmeli ve bu hataları çözmek için ciddi adımlar atmalıdır. Son dönemde de çözüme yönelik bazı adımlar atılmıştır. Mesela Kürtçe yayın hakkı gibi. Bu adımların sayısı arttırılmalıdır.

PKK hiçbir şekilde hoşgörülemez, bir terör örgütüdür. Ve varlığı hem Kürt hem de Türk toplumu için zarardan başka bir şey getirmez. Silaha sarılmak hiçbir zaman çözüm getirmemiştir. Aksine gerilimi arttırır, çözümden uzaklaştırır.

Çözüm liberal demokratik anlaşıyışın oturmasıyla sağlanabilir. Avrupa Birliği süreci, bu anlayışın yerleşmesinde önemli bir konuma sahiptir.

Bu iki toplumun sorunsuz bir şekilde birlikte yaşadığı Osmanlı kimliğini keşfetmeli, oralardan dersler çıkarmalıyız. Osmanlı'nın yönetimine geri dönelim demiyorum. Söylemek istediğim, doğru örnekten yola çıkarak çözüme daha kolay ulaşmaktır"

Mustafa Akyol konuşmasını bitirdikten sonra dinleyenlerin de katıldığı söyleşi kısmı oldukça canlı geçti. Özellikle, en önde oturan ve bir bürokrat olduğunu belirten, etkinlik öncesinde de "Ülkesine severek hizmet veren bir Türk vatandaşı olarak Kürt kimliğimle, yazmış olduğunuz bu kitabın her satırında sizi kutladım" şeklindeki görüşlerini belirten beyefendi söyleşi bölümünde görüşleri ile çeşitli açılımlar getirdi. Arka sıralarda oturan genç Kürt delikanlılar ise nezaket sınırları içerisinde görüşlerini, dertlerini ve çözüm önerilerini belirttiler.

Oldukça ince ve derin yerlere dokunan bu bölümleri aktarmakta güçlük çekeceğim için kayıt altına almamayı uygun gördüm. Fakat şu söylenebilir ki, devletimiz o bölgedeki insanlarımızı kazanmak için diğer bölgelere oranla biraz daha fazla gayret göstermeli.

Söyleşi bitip de İstiklal Caddesi'ne indiğimizde, biraz önce konuştuklarımızın, öne sürülen çözüm önerilerinin gerçekten çok da uzak olmadığını hissettim. O caddede ilerlerken, aynı yolda, yan yana yürüyen o kadar çok, farklı "renk" ile karşılaştım ki böyle bir sorunun nasıl bu kadar büyüyebildiğine anlam veremedim.

Mustafa Akyol'un "Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek" başlıklı kitabı hakkında yapılan yorumlara buradan göz atabilirsiniz. Siyasal Ufuk Hareketi ve düzenlemeyi planladıkları gelecek etkinlikler hakkında daha detaylı bilgi için ise resmi sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

Yazan: Selim Yörük
Tarih: 5/13/2006
Kategori: Politika
Popülerlik İndeksi: 59.3/872
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

PostAuthor: schoolmaster1954 » Tue Jan 09, 2007 10:06 pm

March 22, 2006
KİTAP: Kürt Sorunu Yeniden Düşünmek
"Bu kitabı mutlaka okumalısız... Bu konuda çok kitap okudum; hiçbirinde Mustafa Akyol'un kitabı kadar komple, sağlıklı bir dökümle karşılaşmadım." — Mehmet Ali Birand

"Akyol’un kitabında katılmadığınız yargılar olsa bile, karşıt yargıyı da oluşturacak zengin malzemeyi bulabilirsiniz... Kitaplığınıza alın." — Doğan Hızlan

"Çok önemli analizler içeriyor." — Mehmet Metiner

"Akıcı bir üslûp ve bilgi dolu bir eser." — Nazlı Ilıcak

"Mustafa Akyol objektif, önyargısız... Kutluyorum." — Oral Çalışlar

"Sorunun genel bir fotoğrafını çekiyor... öneriyorum." — Mehmet Y. Yılmaz

ÖRNEK BÖLÜM: Kitabın 5. bölümünün tamamını buradan indirip okuyabilirsiniz.*

ONLINE SİPARİŞ: Kitabı, internet satış sitesi Ideefixe'den hemen satın alabilirsiniz.


KİTAPTAN KONU BAŞLIKLARI:

• Kürtler Osmanlı İmparatorluğu'na kendi rızalarıyla nasıl ve neden katıldılar?

• Sultan II. Abdülhamid neden "Kürtlerin babası" olarak ünlendi?

• "Araplar" Osmanlı'yı gerçekten arkadan vurdu mu?

• Kürtler, I. Dünya Savaşı'nda ve Milli Mücadele'de işgalcilere karşı Türklerle omuz omuza nasıl savaştı?

• Atatürk Kurtuluş Savaşı'nda Kürtlerin kalbini nasıl kazandı? Kürt liderler, neden Sevr Anlaşması'nı protesto etti?

• Hilafet'in kaldırılması Kürt sorununu nasıl etkiledi?

• Musul gerçekten niçin kaybedildi? Şeyh Said isyanında "İngiliz parmağı" var mıydı?

• Tek Parti dönemi Kürtleri neden küstürdü? 30'lu yılların Türk ırkçılığı, Kürt milliyetçiliğini nasıl kışkırttı?

• "Vatandaş Türkçe konuş" kampanyası, Kürtleri Türkçe öğrenmekten nasıl alıkoydu?

• Türk ırkçılığı bugün neden Türkiye için bir tehdit? Türkçüler nasıl bölücülük yapıyor?

• Kürtçülüğün esasları nedir? Ve neden çarpıktır? Bu bağnaz ideoloji, Kürtçüleri nasıl kör ediyor? İsmail Beşikçi, Kemal Burkay ve "federasyoncular" nerede yanılıyor?

• Kürdistan gerçekten bir "sömürge" mi? Güneydoğu kasten "geri bırakıldı" mı?

• Neden bazı Kürt milliyetçileri "İslam'dan kurtulalım, Zerdüşt dinini diriltelim" diyor?

• Katı laiklik anlayışı, Türkiye'nin Kürt sorununun çözümüne nasıl sekte vuruyor?

• Türkiye bölünebilir mi? Federasyon kurulabilir mi? Neden terörist PKK bile bu formülleri artık savunmuyor? Üniter devlet ve bireysel özgürlüklerden başka bir çözüm yolu var mı?

• "Türklük" yerine "Türkiyelilik" mümkün mü?

• Etnik sorunlar dünyada nasıl çözülüyor? Bunlardan nasıl dersler çıkarabiliriz?

• Irak Kürtleri Türkiye'yi nasıl etkileyecek? Kuzey Irak bizim için bir tehlike mi, yoksa imkan mı?

Bunların ve daha pek çok sorunun cevabı, Mustafa Akyol'un kaleminden, Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek'te. Türkiye'nin en önemli sosyal ve siyasi problemini her açıdan masaya yatıran bu kitap, sadece dev bir akademik araştırma değil, aynı zamanda Türkçülüğe ve Kürtçülüğe karşı güçlü bir meydan okuma...
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

PostAuthor: schoolmaster1954 » Tue Jan 09, 2007 10:08 pm

http://www.suhareketi.org/ana_siyasal_ilkeler.htm


SU Hareketi Türkiye’nin bir bütün olarak kendi iç güçleriyle olumlu yönde değişebileceğine yürekten inanır ve Türkiye’nin Evrensel Barış Ülküsü’nün öncüsü ve çekim merkezi olmasını hedefler.

SU Hareketi saydamlık, dürüstlük ve alçak gönüllülüğü temel siyasal erdemler olarak benimser ve siyasetini güven ve hoşgörü üzerine kurar.

SU Hareketi siyasal yaşamdan akrabacılık, kayırmacılık ve yolsuzluk gibi suçların silinip atılması için mücadele eder ve siyasal konumların liyakat ve yetenek sahibi yurttaşlara sunulduğu, koltuk sevdasından ve hizipçilikten arınmış bir siyasal yapıyı oluşturmak için uğraşır.

SU Hareketi kaynakların verimli kullanımını, insaflı dağıtımını ve israfsız tüketimini bireyden topluma, toplumdan devlete bütün kişi ve kurumların en acil ve ortak sorumluluğu olduğuna inanır.

SU Hareketi insan hakları hukukunun genel ilkelerini benimser.

SU Hareketi toplumsal ve çevresel adaleti güvence altına alan hukukun üstünlüğü anlayışını benimser.

SU Hareketi çevresel yıkımın ve çarpık kentleşmenin insanlığın önündeki büyük bir tehlike olduğuna inanır.

SU Hareketi sürdürülebilir kalkınmayı ve ekolojik yaşam tarzını destekler.

SU Hareketi ekonomik alanda sosyal güvenlik ilkelerine bağlı, tekelleşme ve kartelleşmeye karşı, insani ve çevresel sorumlulukları gözeten bir piyasa yapısını savunur.

SU Hareketi katılımcı ve müzakereci demokrasiyi benimser.

SU Hareketi politikalarında toplumun tüm kesimleriyle ayrım gözetmeden iletişim içinde olmayı hedefler.

SU Hareketi Türkiye’nin öz kaynaklarını dilediğince kullanabilmesi, dış borç batağından çıkması ve ekonomisini kayıtsız şartsız kendi yönetmesi anlamında bağımsızlığı savunur. Bununla birlikte küresellik olgusunun getirdiği medeni ve içtenlikli işbirliklerine, diyaloglara ve etkileşimlere karşı olumlu ve dışadönük bir tutum takınır.

SU Hareketi aileyi kutsal bir kurum ve toplumun çekirdeği olarak sahiplenir.

SU Hareketi kadın-erkek adaletsizliğine karşı mücadele eder.

SU Hareketi eğitim alanında köklü bir yeniden yapılanma atılımının gerekli olduğuna inanır.

SU Hareketi tarihin bilimsel bir şekilde anlaşılmasını ve toplumsal belleğin güçlendirilmesini savunur.

SU Hareketi temel değerler etrafında birleşmiş kültürel ve dilsel çeşitliliği büyük bir zenginlik olarak sahiplenir ve her türlü etnik ayrılıkçılığa karşı mücadele eder.

SU Hareketi Türkiye’nin düşünsel ve coğrafi olarak Doğu ve Batı’nın kesiştiği noktada bulunmasını tarihi bir fırsat olarak görür ve bu fırsatı değerlendirecek açık görüşlü ve nitelikli bir müzakere ortamının oluşturulmasına katkı sağlar.

SU Hareketi Din eğitiminin çağdaş yöntemlerle yeniden yapılandırılmasının gerekliliğine inanır.

SU Hareketi bilimsel araştırmayı temel bir değer olarak benimser ve destekler.

SU Hareketi kültür politikalarının her türlü takıntıdan arındırılarak evrensellik, tarihsel derinlik ve kültürel çeşitlilik ilkelerinin ışığında yeniden yapılandırılması gerektiğine inanır.

SU Hareketi’nin temel siyasal yöntemi, medeni bir tavırla siyasal tartışmalara katılmak, düşünce üretmek, projeler gerçekleştirmek ve ikna amacıyla savunuculuk yapmaktır.

SU Hareketi siyasal düşüncesinin kalbine ‘insan insanın kurdudur’ önermesini ve çatışmacı bir anlayışı değil, insanlığın olumlu güçlerine gönülden inanan ve diyalogu esas alan insancıl bir Barış Felsefesi’ni koyar.
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

PostAuthor: schoolmaster1954 » Tue Jan 09, 2007 10:26 pm

http://www.karakalem.net/?article=2064


[size=12]“Kürt sorunu”nu yeniden düşünmek [/size]

..../.....
Last edited by schoolmaster1954 on Fri Jan 12, 2007 10:34 pm, edited 1 time in total.
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

PostAuthor: schoolmaster1954 » Tue Jan 09, 2007 10:35 pm

http://www.turkishweekly.net/turkce/yorum.php?id=332



Aydınlardan ‘Kürt meselesi’ne çözüm paketi
[Ortak Akıl Toplantıları - 2]
Kaynak: Zaman Gazetesi
9 Ekim 2006, Pazartesi

Zaman Ortak Akıl Toplantıları, kanayan bir yaraya daha parmak basıyor. ‘Kürt meselesi’ni masaya yatıran aydınlar, yaklaşık 40 maddeden oluşan çözüm önerileri sıraladı.

Binlerce insanın canına mal olan, kaynakları heba eden terör belası, bin yıllık kardeşliği bozmayı hedefliyor. Ortak tarih, kültür ve din şuuruyla perçinlenen birlikteliğe mayınlar döşüyor.

...../.............
Last edited by schoolmaster1954 on Fri Jan 12, 2007 10:35 pm, edited 1 time in total.
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

PostAuthor: schoolmaster1954 » Tue Jan 09, 2007 10:57 pm

User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

PostAuthor: schoolmaster1954 » Tue Jan 09, 2007 11:02 pm

Yeni Şafak › Yorum ›

İDRİS KARDAŞ (*)
Kürt meselesinin tam olarak neyi ifade ettiği üzerinde sıkça tartışmaların yaşandığı ve bu tartışmalardan dişe dokunur bir şeyler çıkmadığı bugün herkesin dillendirdiği bir gerçektir. Kürt meselesi üzerine konuşan ve yazan her aydın, yazar, siyasetçi uzun uzun Kürt sorunundan neyi anlamamız gerektiğini bizlere söylemiştir yıllarca. Belki de anlamlı olabilecek bir çaba olan bu durum, her seferinde farklı konuşmaların yapıldığı toplantılarda, konferanslarda meze olma durumuna gelmiştir. "Kürt sorunu ekonomik bir sorundur, siyasal bir sorundur, kültürel bir sorundur, bir kimlik sorunudur, bir insan hakları sorunudur ve yine Kürt sorunu demokratikleşme sorunudur" demek, bu işi daha da karmaşıklaştırmaktadır. Elbette sayılan birçok boyutu içersinde barındıran bir sorundur Kürt sorunu. Ancak bu sayılan maddelerin altını doldururken yaşanılan sıkıntılar ve fikir ayrılıkları, aslında bir zihniyet sorunudur ve üzerinde tartışılması gereken nokta da tam olarak burasıdır.
Tartışmayı bir örnekle açmak gerekirse, İnsan Hakları Derneği'nin yine bildik ve sonucunda bir şey elde edilemeyen "Kürt Sorununda Çözüm Önerileri" gibi bir toplantıda yapılan konuşmalardan iki cümlelik bir anekdot aktarmak yerinde olacaktır. Cümleler şöyle;

"Bu sorunun çözümünde sözün Kürtlere ve-rilmesi gerekir."

"Bu sorunun çözümü adına, Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamalılar demek lazım."

KÜRT SİYASETİ'NDEKİ TAHAKKÜM

Bu konuda her iki önermeye de aynı soruyu sormak gerekiyor: Bahsedilen Kürtler kimlerdir? Sözün verileceği Kürtler hangi siyaseti temsil edi-yorlar? Bütün Kürtler bu siyaseti mi benimsiyor ve nasıl yaşamak istediğine Kürtler adına hangi siyaset karar verecektir? Kürtler kendi söz haklarına kendi içlerinde ne kadar sahipler? Acaba bütün Kürtleri temsil ettiğini ileri süren güçlerin tahakkümü altında olan başka Kürt siyasetleri de yok mudur? Yoksa bu siyasetlerin ortaya çıkmasına izin mi verilmiyor? Bugün Türkiye'de yaklaşık 15-25 milyon arasında Kürt yaşamaktadır. Bu demektir ki bu kadar insanı temsil edecek tek bir Kürt siyaseti, Kürt partisi veya Kürt lideri olması çok gerçekçi değildir. Elbette Kürtler cemaatçi bir yapıya sahip olmuş ve içe dönük bir şekilde tek bir ses, tek bir siyaseti benimsemişlerdir yıllarca. Ancak günümüzde bu kırılmaya başlamıştır. Hele ki Türkiye demokratikleşme adına bir çok reform yapmışken, hele ki Irak'ın kuzeyinde federe bir Kürt devleti ortaya çıkmışken, hele ki Kürt siyasetini temsil eden partinin sürekli aynı çıkmaza girip sürekli aynı kısır döngülerde dolaştığını Kürtler fark ederken. Tek Kürt siyasetinin gerçekçi olmadığının altını çizdikten sonra bu konuyu biraz daha analiz edelim.

Kürt meselesi, genel hatları ile bakıldığında iki belirleyen üzerinden şekillenmiş durumdadır. Bunlardan ilki ve en önemlisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yıllardır uyguladığı asimilasyon politikalarıdır. Bu asimilasyon sürecinde Kürtler yerlerinden edilmiş, işkencelere uğramış ve kimlikleri, dilleri, kültürleri inkar edilmiştir. Bunun Kürt meselesinin ortaya çıkışında büyük payı olduğu yadsınamaz. Kürt meselesinin ikinci belirleyeni aslında bir nebze de olsa az önce bahsettiğimiz devlet politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan Kürt toplumunun kendi içindeki cemaatçi yapısıdır. Elbette bu yapı Kürt siyasetinin de aynı yapıda olmasını beraberinde getirmiştir. En başta alıntılanan cümleler de tam buraya işaret etmektedirler. Kürt halkının tek tip bir toplum yapısına sahip olduğunu kabullenmiş olan aydınlarımız, siyasetçilerimiz çözüm önerilerini sunarken işte hep bu zihniyet yapısına takılıp kalmakta ve Kürtleri hep aynı, birbirine benzeyen, aynı şeyleri isteyen, aynı amaçları olan bir cemaat olarak görmektedirler. Ancak düşünmek gerekir ki bu kadar kalabalık nüfusa sahip olan bir halkın aynı isteklerinin olması, aynı şekilde hareket etmeleri mümkün değildir. Kürt meselesi konuşulurken her zaman aynı Kürt tipinden söz edilmektedir. Oysa ki Kürtlerin içerisinde, kadın, eşcinsel, engelli, travesti, genç, işçi, işsiz, Alevi, İslamcı, solcu, demokrat, ateist Kürtler vardır ve bu Kürtler yıllardır tek bir siyaset anlayışının dar kalıpları içerisinde hareket etmek zorunda kalmışlardır. Feminist bir hareket Kürtler içerisinde hiçbir zaman güçlenememiştir. Zaten eşcinsel veya transseksüel bir Kürt'ün olduğunu tasavvur etmek bile çoğu zaman kimsenin işine gelmemiştir. Bütün bu toplumsal kategorilerde olan Kürtler, hep aynı dili konuşmak, hep aynı siyasetin içinde olmak zorunda kalmışlardır. Bu durumda Kürt meselesini belirleyen ikinci belirleyen olarak Kürtlerin cemaatçi bir yapıya sahip olmasını saymak yanlış olmaz. Katıldığımız konferansta Kürtler nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşamalıdır sözü bu anlamda çok gerçekçi olmamakla birlikte, eksik ve sakat bir zihniyettir. Bu zihniyet, aynı zamanda yıllardır çözüm üretilememesinde de önemli bir yere sahiptir.

Kürt sorununda çözüm önerilerinin konuşulduğu bir konferansta; biz Kürt gençleri dinlenmelidir, Kürt kadınları, belediyede çalışan bir Kürt işçisi, eşcinsel bir Kürt, engelli bir Kürt mutlaka dinlenmelidir. Mevcut Kürt siyasetinin dışında kalan her birey kendini ifade edebilmelidir. Tartışmalarda bu belirleyen hesaba katılmadan çözüm adına kim ne konuşursa konuşsun, hep aynı yere varılacaktır nihayetinde. Kürt siyaseti kendi içerisinde demokrat, çoğul ve farklılıklara saygı gösterirse ancak o zaman çözüm adına konuşmak mümkün olur. Ancak o zaman yapılan konfe-ranslarda konuşulan çözüm önerileri bir yere oturur ve çözüm adına bir adım atılır. İstanbul'da, Ankara'da neredeyse her hafta sonu Kürt meselesi ile ilgili konfe-ranslar yapılmaktadır ve hepsinin başlığı da aynıdır. Sadece başlıklarının aynılığına bakılarak da anlaşılabileceği üzere, Kürt siyasetinde yaratıcı olmak ve çeşitlilik çok da önemsenmemektedir.

YENİ KÜRT SİYASETLERİNE DOĞRU

Bütün bunlara değindikten sonra son zamanlarda şekillenen Kürt siyasetine ilişkin konuşmak da faydalı olacaktır. Bazı Kürtlerin kendi içerisinde homojen olmayı istememe ve cemaat yapısından kurtulmayı isteme hali son zamanlarda yeni Kürt siyaset anlayışlarının ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Diyarbakır bu anlamda birbirlerinden farklı düşünen Kürt siyasetçilerinin merkezi olmuş durumdadır. Bugün Diyarbakır'da halkla iç içe olan, her türlü şiddeti tümüyle reddeden, farklı programlara sahip olan ve farklı dünya görüşlerini içlerinde barındıran Kürt siyasetçileri, önemli bir rol üstlenmiş durumdalar ve bu durumun farkındalar. Yaşadıkları zorluklar ise tahmin edileceği gibi hem devlet engeli ile hem de klasik Kürt siyasetinin ve partisinin engeli ile karşılaşmaktır. Bu durumda yaşanan sıkıntılar, Kürt siyasetinin kendi içinde demokratik, çoğulcu ve aynı zamanda insani olamama sıkıntılarıdır. Mevcut Kürt partisi ve Kürt siyaseti halkı anlamada yetersiz kalmakta, sadece Kürt kimliğinin yaşadığı sorunlar üzerinden politikalar geliştirmekte ve yine Kürt kimliği üzerinden bir dil oluşturmaktadırlar. Halbuki belediyede çalışan işçi bir Kürt kadının insani bir isteğini karşılamakta veya emeğinin sömürülmesini

engellemede yetersiz kalması, salt Kürt kimliğinden doğan mağduriyet üzerinden yapılacak bir siyaset anlayışının çöküşünü de beraberinde getirmektedir. Mevcut Kürt siyaseti mağduriyetler ve özgürlükler arasında hiyerarşi kurma ve bu hi-yerarşinin başına da Kürtlüğü koyma hatasına düşmektedir, bu da bizzat Kürtleri iyileştirecek bir siyasetin handikapıdır. Oysa ortaya konulması gereken Kürt siyaseti, işçi bir Kürt kadının; hem işçi olması, hem kadın olması, hem de Kürt olması ile ilgilenmeli ve kişinin sahip olduğu bütün bu kimliklerin beraberinde getirdiği mağduriyetleri çözmede gerekli politika ve programa sahip olmalıdır. Bu anlamda demokrat olabilecek, mağduriyetlerin tümünü aynı derecede önemseyebilecek, demokrasiyi özgürlükçü olarak tanımlayabilecek Türkiye siyaseti de gerçekten çözüm isteyen Kürtler için anlamlı olabilir. Bunun ne ölçüde olabileceğini yine Kürt ve Türk demokratlar belirleyebilecektir. Kürt siyasetinde ortaya çıkan çeşitlenmeyi demokrat bir yöne çekebilmek ise gerçekten de demokrat Türk aydınlarının çabası ile ilintilidir. Zira çeşitlenen siyasaları temsil eden Kürt siyasetçileri bu konuda bir beklenti içerisindedirler.

Kürtlerin kendilerine ait bir devletleri yok ancak Kürt siyasetinin tek görünür yer olduğu belediye yönetimleri bile bu konuda insanlara bir fikir vermektedir. Yolsuzlukların, adam kayırmacılıkların, rüşvetin, israfın kendi belediyelerinde var olduğunu bilen bazı Kürtler bu konudan hayli rahatsızlar. Her kesiminin mağdur olduğu Diyarbakır gibi şehirlerde insanlar yeterince önemsenmediklerini, ihtiyaçlarının yeterince karşılanmadığını, insanca yaşamın sadece Kürt kimlikleri ile alakalı olmadığını hatırlattıktan sonra şunu söylüyorlar: "Kendi devletimiz yok ama olsaydı da farklı olma-yacakmış gibi görünüyor." Anlaşılıyor ki kimi Kürtler homojen olmaya ve cemaatleşmeye direnmek; demokratik bir Türkiye'de her türlü taleplerini konuşmak, ikna etmek ve ikna olmak istiyorlar.

* Demokrat Fikir Topluluğu üyesi
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

PostAuthor: schoolmaster1954 » Tue Jan 09, 2007 11:09 pm

AKYOL: KÜRT KÜLTÜRÜNÜ KÜÇÜK GÖREN YAKLAŞIMA SON VERMEK LAZIM...
"Asıl sorun PKK değil, Kürt sorunu!"

Mustafa Akyol, "Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek / Yanlış Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye?" adlı ilk kitabında Kürt sorununun tarihsel gelişimini ele alıyor ve çözüm önerileri sunuyor.

ASLI ONAT / Söyleşi

İlk kitabı "Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek / Yanlış Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye?" vitrinlerde yerini alan Mustafa Akyol, Türkiye'nin tüm etnik kültürlerin kimliklerini ifade edebilip eşit vatandaş muamelesi görebileceği bir yapıya kavuşması gerektiğini söylüyor. Yazar, Selçuklular tarafından 12. yüzyılda kurulan Kürdistan eyaletinin yüzyıllar sonra nasıl kanayan bir yaraya dönüştüğünü ustalıkla anlatıyor.

"Kürt sorununun kökeni" adlı bir teziniz olduğunu biliyoruz. Kitabınız tamamen bu tezden mi oluşuyor?
Aslında tezim, bu kitabın onda birini oluşturuyor. Tezdeki bölüm, 1910'lu ve 20'li yılları içeriyordu. Kitabın kendisi ise çok daha kapsamlı.

Yazım aşaması ne kadar sürdü?
Bu soruya, şu kadar zamanda yazdım gibi bir yanıt veremeyeceğim ama 1997 yılından bu yana konu üzerinde çalıştığımı söyleyebilirim. Kitap son 3,5 - 4 yıl içerisinde baskıya hazır hale geldi.

"BABAM DANIŞMANIMDI "

Hangi kaynaklardan yardım aldınız?
Önce Kürtler hakkındaki uluslarası literatürü okumaya başladım. Son yıllarda bu konuda - Kürt yayınları da dahil olmak üzere - Türkiye'de çıkan yayınları inceledim.

Peki ya babanız Taha Akyol?
Babamdan da çok yardım aldım. Yazım aşaması boyunca bir nevi tez danışmanım gibiydi.

Kitabınızın başlarında, 1981 yılında eski bakanlardan Şerafettin Elçi'ye "Türkiye'de Kürtler vardır, ben de Kürt'üm" dediği için 15 ay ağır hapis cezası verilmesine değiniyorsunuz. 11 yıl sonra Süleyman Demirel, Diyarbakır'da "Kürt realitesini tanıyoruz," dediğinde bir tepki gelmiyor ama geçen yıl başbakan Tayyip Erdoğan "Kürt sorunu vardır," dediği için eleştirildi. Bu toplamı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sanırım Tayyip Erdoğan, Demirel'in de ötesinde ve daha doğru bir tanım kullandı. Demirel'in "Kürt realitesini tanıyorum" demesi bir aşamaydı. Erdoğan ise "Bu realiteden kaynaklanan bir sorun olduğunu teslim ediyoruz; geçmişte devletin hataları oldu" dedi. Bunlar daha devrimci laflar. Ama Demirel'inki de iyi bir adımdı. Zaten Özal da bunları gündeme getiriyordu. Erdoğan bir adım daha ileri gitti ve iyi bir iş yaptı.

Osmanlı tarihi boyunca devlet içinde dinden ötürü bir birlik var. Ama Şeyh Said isyanından sonra yaşananlar ters teperek Kürt milliyetçiliğine yol açıyor...
Tarihte, Osmanlı döneminde bazı Kürt isyanları olsa da kayda değer bir Kürt milliyetçiliği yok. Bu isyanlar, genellikle yerel yöneticilerle feodal Kürt beylerinin kendi aralarındaki sürtüşmelerden veya vergi ödememe isteğinden kaynaklanıyordu.
Türkmenlerin olduğu bölgelerde de Celali İsyanları oldu. Etnik isyanlar değil bunlar. Osmanlı'nın son on yılında entelektüel Kürtler arasında bir milliyetçilik başladı.
Osmanlı Devleti'nin çöküşüne doğru etnik sorunlar başgöstermişti. Bununla birlikte Osmanlı dönemindeki Kürt milliyetçileri Kürt kitlelerini arkalarına alamadılar. Çünkü o kitleler hala 'Müslüman milleti' anlayışındaydı. Bu birleştirici bir tanım.
Zaten öyle olduğu için Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı'nda Müslümanlık bağıyla Türk-Kürt kardeşliği temasını kullandı.

"KÜRTLERİ ONORE ETMELİ "
Atatürk'ün Ahmet Emin Yalman'ın "Kürtlük nedir? Bir iç sorun olarak değinseniz iyi olur" sorusuna verdiği yanıt da bir öngörü niteliğinde: "Türkiye'nin halkı söz olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar"...
Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı sonrası fikri, Türkiye'yi üniter bir şekilde kurmak. Kurtuluş Savaşı'nda da tek bir Türkiye savunuldu. Atatürk bu sözüyle -Kurtuluş Savaşı'nda da dediği gibi- "Kürtleri onore etmek gerekir" diyor aslında. Fakat belli bir etnik kimliği herkese dayatma yönündeki fikriyat baskın çıkıyor.
Atatürk'ün 'üniter devlet' hedefini kendimize referans olarak almamız lazım. Fakat bu yapının içinde farklı etnik grupların varlığını kabul etmemiz gerekir. Kürt kültürünü küçük gören yaklaşıma son vermek lazım ki, Kürt etnik milliyetçiliğinin çekim alanına girmesinler.

Ortaya koyduğunuz sorulardan biri şu: "Kürt siyasi ve sivil hareketinde PKK tekeli kırılsa, hatta terör tamamen ortadan kalksa 'sorun' çözülmüş mü olacak?".
Çözülmeyecek. Bugün Kürt sorununun içinde ve kısmen dışında bir PKK sorunu var. Bu bir terör örgütü ve bu örgüte karşı devletin gerektiğinde silah kullanarak, gerektiğinde diplomatik yöntemlerle, af yasası gibi yöntemleri daha da rafine ederek mücadele etmesi lazım.
Ama bunu yaparken asıl sorunun Kürt sorunu olduğunu da gözden kaçırmamak gerek. Türkiye'nin başka bölgeleri de var fakir olan. Ama bir insan kendisini Kürt olduğu için ikinci sınıf vatandaş olarak hissediyorsa, üstüne fakirse ve yaşadığı şehir geri kalmışsa, bir tepki geliştiriyor. Kalkınma için uğraşmak lazım ama PKK bunu baltalıyor şu anda.


MUSTAFA AKYOL KİMDİR?

1972 yılında Ankara'da doğan Mustafa Akyol, 1996'da Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Bölümü'nden mezun oldu. B.Ü. Atatürk Enstitüsü'nde yüksek lisans yapan Akyol, "Kürt Sorununun Kökeni" başlıklı tez çalışmasını kaleme aldı. Bir süre ABD'deki bir düşünce kuruluşunda bilim ve din ilişkisi üzerine çalışmalar yaptı ve bu konuda pek çok uluslararası konferans verdi. Akyol'un makaleleri The Washington Times, The Weekly Standard, National Review gibi yabancı yayınlarda ve Türkiye'deki çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanıyor.


"NİHAL ATSIZ, 'TÜRKİYE'NİN HİTLER'İDİR!"

Kitabınızda Ziya Gökalp'in 1922 tarihli "Türkler ve Kürtler" adlı makalesine değiniyorsunuz. Gökalp, "Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir; Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir" diyor. Alparslan Türkeş de bazı konuşmalarında bu alıntıyı kullanıyor...
MHP'nin tam olarak kimliğini rafineleştirmesi, ortaya koyması iyi olur. Bir tarafta Ziya Gökalp tarzında, olumlu, Türkiye'nin bütünlüğünü savunan bir çizgi var. Diğer yanda ise Türk ırkçılığını benimseyen Nihal Atsız çizgisi... MHP kendisini Nihal Atsız'dan ayırdı aslında Türkeş zamanında. Ama yine de Kürt kimliğinin ifade edilmesinden rahatsızlık duyuyorlar. Devlet Bahçeli, son olaylar karşısında yatıştırıcı bir tutum sergiledi. Bence MHP'nin Türk ırkçılığıyla hiç işi olmadığını ve buna karşı çıktığını göstermesi, bu sorunun çözümüne büyük bir katkı sağlar. MHP'ye "Türk ırkçısıdır" demiyorum ama bazen partinin dünyasında, ülkü ocaklarında ve yayınlarında o tür eğilimler görülebiliyor. Tüm MHP yayınlarında Atsız'ı görüyorsunuz. Atsız bence Türkiye'nin Hitler'idir, aralarında hiç fark yok. Hem Türk hem de Kürt ırkçılığına tavır koyulması gerekiyor.
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

PostAuthor: schoolmaster1954 » Tue Jan 09, 2007 11:27 pm

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=23932

Devletin Kasasındaki Üç Kürt Raporu

Güneydoğu'da yeniden tırmanan terör, 20 yılda üçüncü kez ülke gündeminin ilk sırasına oturdu. Uzun bir aradan sonra devletin zirvesi üst rütbeli bir subayın cenazesi için Kocatepe Camii’nde saf tuttu. Yazarları arasında iki komutanın da olduğu üç rapor, yeniden alevlenen "Güneydoğu ateşi"nin nasıl söndürüleceği konusunda ipuçları veriyor.


--------------------------------------------------------------------------------

Artık "bitti" gözüyle bakılan Güneydoğu'daki terör ortamı, 2004'ün ikinci yarısından itibaren yavaş yavaş ivme kazanarak yeniden ülke gündeminin ilk sırasına oturdu. Tam nevruzu kazasız belasız atlattık derken Diyarbakır'da 29 Mart 2006’da çatışmaya dönüşen sokak gösterileri bölgedeki öteki illere sıçradı, bir anda Güneydoğu'da 1992'dekine benzer görüntüler ortaya çıktı. Bunu Şırnak'ta güvenlik güçlerinin yaptığı operasyonlar ve sayıları artmaya başlayan şehit cenazeleri izledi.

Yıllar sonra devletin zirvesi üst rütbeli bir subayın, Elazığ'da askerî aracın mayına çarpmasıyla şehit olan Yarbay Alim Yılmaz'ın cenaze töreni için Kocatepe Camii avlusunda saf tuttu. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ile birlikte bölgeye giden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, 10 Nisan günü Diyarbakır'daki konuşmasında, "Biz bölge halkını seviyoruz ve herkesin komutanıyız. Bunları yapanlar ya geçmişi bilmiyor ya da geleceği göremiyorlar. Olaylar bölge halkını temsil etmiyor." mesajını verirken, Doğu ve Güneydoğu kökenli 70 kadar milletvekili Meclis'te Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la bir araya geldi.

Gerek Özkök'ün bölgeye gidişi, gerekse Erdoğan'ın bölge milletvekilleri ile Meclis'te buluşması aslında devletin zirvesinde yaşanan çözüm arayışının birer parçası. 1984'te ilk çıkışını yaptıktan sonra 1986-87 döneminde yeraltına çekilen; 1990'da Birinci Körfez Savaşı'nın doğurduğu şartlarda ikinci çıkışını yapan; 2004 sonlarından beri de "üçüncü çıkışını" yapmaya çalışan terörün bu sefer neyin peşinde olduğu konusunda farklı senaryolar var. Bu üçüncü çıkışın dinamikleri ve hedefinin ne olduğu konusunda bir mutabakat olmasa da "Güneydoğu ateşi" yeniden yükselmiş durumda.

İlginç olan, bu deyimin tam 14 yıl önce kaleme alınan bir devlet raporunda geçiyor olması. Raporun yazarları 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın sözcüsü Büyükelçi Kaya Toperi ve başyaveri kurmay albay Aslan Güner. Halen korgeneral rütbesiyle Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Başkanı olarak görev yapan Aslan Güner ile Kaya Toperi, 10 sayfadan oluşan bu raporu Ocak 1992'de Özal'a sundu. Özal, "Kürt Sorunu-Güneydoğu Anadolu'daki Durum ve Çözüme Yardımcı Olabilecek Öneriler" başlığını taşıyan raporu dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş ve Başbakan Süleyman Demirel'e gönderdi. Başbakan Süleyman Demirel bu raporu aldıktan iki ay sonra Diyarbakır'da halka hitaben, "Kürt realitesini tanıyoruz." açıklamasını yaptı.

Dört ay sonra, Mayıs 1992'de Özal'ın önüne ikinci bir rapor daha geldi. Bu rapor ise Özal'ın Anavatan'a kurucu, hükümetlerinde bakan yaptığı ve en yakınında tuttuğu kişilerden biri olan Adnan Kahveci'nin imzasını taşımaktaydı. Kahveci'nin 13 sayfalık raporu, "Kürt Sorunu Nasıl Çözülmez-Bir Çözüm Paketi Önerisi" başlığını taşımaktaydı. Ocak 1993'te Özal'ın önüne üçüncü bir metin daha geldi. Bu metin Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ndan emekli olduktan sonra Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olan Orgeneral Kemal Yamak imzasını taşımaktaydı.

Her üç raporun ortak özelliği devletin terörün üzerine kararlı bir şekilde gitmesini belirtmelerine paralel olarak yeni açılımlar getirmesi. Terörün zirveye çıktığı 1992-93 döneminin şartları ile bugünün şartları arasında bazı farklılıklar olsa da halen devletin kasasında olan bu dokümanlar, Güneydoğu'da yeniden yükselen ateşin dinamikleri ve terörün bir daha dirilmemek üzere nasıl bitirilebileceği konusunda önemli ipuçları veriyor. Örneğin Toperi ve Güner'in raporundaki şu iki tespit özellikle dikkat çekici: "Bu meseleye bir çözüm bulamazsak, büyük hatta orta devlet olma şansımızı kaybetme ihtimali mevcut olduğu gibi, zayıf ve perişan hale gelmemiz de muhtemeldir. Terörle mücadele ediyoruz derken, halkın ciddi şekilde rahatsız edildiği, hırpalandığı, hatta küstürüldüğü göz önünde bulundurulmalıdır."

Raporda "Güneydoğu ateşi" olarak tanımlanan sorunun devletin akılcı adımları ile 5-10 yıl içinde söneceğinin öngörülmesi, bir diğer önemli tespit. Nitekim, 1999'da Abdullah Öcalan'ın yakalanmasından sonra terörün sönmeye yüz tutmasıyla, bu öngörü doğru çıktı. Şüphesiz, bu ateşin neden yeniden alevlendiği, bugünün bir sorusu olarak karşımızda.

Adnan Kahveci'nin raporundaki en dikkat çekici kısımlardan biri ise şöyle: "Kürt meselesinde önemli olan tek şey, kendini Kürt kökenli olarak görenlerin aynı zamanda kendilerini Türkiye Cumhuriyeti'nin birinci sınıf vatandaşı olarak hissetmeleridir." Kahveci, "Çözüm var mıdır?" sorusunu ortaya attıktan sonra şöyle devam ediyor: "Çözüm vardır. Ama uygulaması siyasi otoritenin tam olarak etkinliğini göstermesine bağlıdır. İlk iş olarak Türk toplumunun şunu kabul etmesi gerekir. Demokratikleşme ne kadar olursa olsun bölücü terör durmayacaktır. Bakın bu hakkı verdik ama terör durmadı tezi ile demokratikleşmeye bakmamamız gerekir. Kürtçe ile ilgili yasak kalkınca bölücü terörün duracağını zannedenler de aynı yanlış içinde idiler." Kahveci'ye göre, Kürt meselesine Türkiye'ye özgü bir çözüm paketi üretmenin ön şartı, geçmişteki olaylardan dolayı şartlanmamaktı. Ama Kahveci de tıpkı Turgut Özal gibi, anti-terör yasalarının da etkin bir şekilde uygulanması gerektiğini belirtmekteydi.

Silahlı Kuvvetler'de ana ekolün temsilcilerinden kabul edilen Orgeneral Kamal Yamak'ın raporundaki şu soru, bugün de geçerliğini tamamen sürdüren bir olgu: "İki yüzyıla yakın bir süredir fasılalarla meydana gelen bu olaylarda bölgeyle ilgili olarak takip edilen politika, yapılan planlama ve uygulama doğru ise neden bu sonuca ulaşılmıştır?" Raporun yazarı Orgeneral Yamak'ın bu süreçte, 1987-89 arasında Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapmış olması bu metni daha da önemli kılıyor.

Her üç raporun da çok çarpıcı ayrıntılarına geçmeden önce devletin bu metinlerle esaslı olarak çözüm peşinde olduğu 1992-93 dönemi ile günümüzün bir karşılaştırmasını yapmak gerekiyor. Bir kere günümüzdeki tablo, kıyas kabul etmeyecek biçimde devletin lehine. Örneğin o dönemde Öcalan Şam ve Beyrut'taydı, yani devletin elinde değildi. Öte yandan 29 Mart günü Diyarbakır'da başlayan olaylar PKK'nın yeni bir başkaldırı provası olarak kabul edilse bile, 1992 nevruzunda Şırnak ve Cizre’de yaşanan olayların yanında çok küçük kalır.

Gözardı edilemeyecek bir diğer olgu, bugün yürütülmekte olan "Öcalan irademizdir" imza kampanyası ile Öcalan'ı Kürt siyasi hareketinin meşru lideri yapma girişimlerinin de, bu çevrelerin istediği biçimde sonuç vermemesi. Öncelikle halen yasal zeminde siyaset yaptıkları kabul edilen Kürt kökenli siyasetçilerin çoğu bu girişimi sıcak karşılamıyor. Nitekim 1992 şartlarında olmayacak kadar, Öcalan aleyhine seslerini yükseltenler var. Aksiyon'a açıklamalar yapan Ümit Fırat, Feridun Yazar, Tarık Ziya Ekinci bunlardan birkaçı. Feridun Yazar'ın "PKK derhal silah bırakmalı" açıklamasını, 1992-93'te Kürt kökenli bir siyasetçiden duymak hemen hemen imkansızdı.

Ancak bugün Güneydoğu'da bazı şeylerin ters gittiği de bir gerçek. Örneğin 1992'de İstanbul'da Harbiye Orduevi'nde Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile görüşen Kürt liderler Celal Talabani ve Mesut Barzani, "Kuzey Irak Kürtleri olarak Türkiye'ye bağlanmaya karar verdik." demekteydi. Oysa bugün devletin endişesi, Barzani yönetimindeki Kuzey Irak'ın Güneydoğu için giderek bir cazibe merkezi haline gelmesi. Nitekim Şemdinli olayını araştırmak üzere kurulan Meclis Komisyonu'nun hazırladığı taslak raporda, bu endişe şöyle yer alıyor:

"Kuzey Irak'taki yeni yapılanma nedeniyle Barzani yönetiminin, kaçakçılık olaylarıyla ilgili olarak karşı tarafta hiç sorun çıkartmadığı, Şemdinli bölgesindeki bazı aşiretlerin mensuplarına Kuzey Irak kimliği verildiği, çok sayıda kişinin seçimlerde oy vermek için Kuzey Irak'a gittiği, bölgedeki gençlerden Türkiye'deki üniversiteleri kazanamayanların Kuzey Irak'ta Barzani kontrolündeki üniversitelere gittikleri ifade edilmektedir. Hakkari bölgesinde yapılan bazı düğünlerde Barzani adına takılar takıldığının istihbar edildiği, Barzani oluşumu ile Hakkari bölgesinde bazı aşiretler arasında akrabalık ve tarihsel bağlar ile kimi yöre insanına sağladığı imkanlar nedeniyle gittikçe artan yoğunlukta sosyal ve politik ilişkilerin geliştiği, Kuzey Irak bölgesinin bu bölge ile sınırı olan bazı yerleşim yerlerinde yaşayan insanlarımız için cazibe merkezi haline geldiği, bu durumun önüne geçilmemesi halinde önümüzdeki süreçte çok daha olumsuz tablo ile karşılaşılabileceği, PKK terör örgütünden daha büyük ve organize bir güçle mücadele edilmesinin kaçınılmaz olacağı değerlendirilmektedir."

Şüphesiz, Güneydoğu ateşinin bundan sonra nasıl bir seyir izleyeceği AK Parti hükümetinin tutumuna bağlı. 1993'te bu dokümanları üreten Özal, hükümet başkanı olmamasına rağmen, cumhurbaşkanı olarak kendi inisiyatifi ile bir çözüm arayışındaydı. Hatta, Çankaya Köşkü'nden inip yeniden siyasete atılmayı düşünürken en önemli gerekçesi Güneydoğu sorunuydu. Örneğin, Güneydoğu'ya yaptığı bir geziden dönen Özal, 14 Ekim 1991 tarihinde Hürriyet'e şu açıklamayı yaptı: "Kürt meselesini mutlaka çözeceğim. Bu, benim milletime yapacağım son hizmetim olacaktır." Kafasında bir af projesi olan Özal'a göre, sorunun çözümü için açılımlar yapılırken bölünme endişesine kapılmak yersizdi. Nitekim, aynı yıl çıktığı Uzakdoğu gezisinde yerli ve yabancı gazetecilere yaptığı açıklamada, Kürt vatandaşların çoğunun Batı illerinde yaşadığını belirtip, "Otonomi veya özerklik olmaz, Referandum yapılsa yüzde 85'i Türkiye'den ayrılmaz." dedi.

Kürt nüfusun nasıl bütün Türkiye ile entegre olduğu, Toperi-Güner raporuna şöyle yansıyor: "Elimizde kesin rakamlar mevcut olmamakla beraber, etnik olarak Kürt denilen nüfusun muhtemelen yüzde 60'ı Ankara ve batısında yaşamaktadır." Nitekim, Ümit Fırat bu entegrasyonu anlatırken Kürtlerin bin yıldır Türklerle birlikte aynı devletin tebası ve vatandaşı olduklarını vurguluyor. Feridun Yazar'ın "Yüzde 50 Kürdüm, yüzde 50 Türk" sözleri de aynı mahiyette. Çünkü, Amerikalı Ortadoğu uzmanı Graham Fuller'ın deyimiyle, dünyada Türkiye'ye entegre olan Kürtler kadar, ülke geneliyle entegre olmuş başka bir etnik grup göstermek çok zor.

Şimdi AK Parti iktidarı bir çözüm iradesi oluşturma peşinde. 2005 Ağustos ayında Diyarbakır'a giden ve ilk defa 'Kürt sorunu'nu telaffuz ederek, "Bu sorun sadece bölgenin değil, hepimizindir." diyen Erdoğan da "Doğu'nun makus talihini yeneceğiz." diyen ve GAP projesine büyük önem veren Özal gibi, bölgenin ekonomik ihtiyaçlarına önem veriyor. Örneğin yılın neredeyse 11 ayında dünya ile irtibatı kesilen Van'ın Bahçesaray ilçesi, bu dönemde yapılan yol sayesinde bu dertten kurtuldu. Erdoğan, Demokratik Toplum Partisi Genel Başkanı Ahmet Türk'e randevu vermese de, Meclis'te Doğulu milletvekilleri ile görüşmesinde af konusunu dile getiren bir milletvekilini, "Ahmet Türk ağzıyla konuşma." deyip uyarsa da daha önce Tunceli ve Diyarbakır Belediye Başkanları ile Başbakanlık'ta görüştü. O yüzden, Orgeneral Kemal Yamak'ın deyimiyle sorunu çözecek devlet çapındaki tedbirler için önümüzdeki günlerde Ankara'da atılacak adımlara bakmak gerekiyor.

“GÜNEYDOĞU ATEŞİ” TANIMLAMASI

"Uzun zamandır Türkiye'nin güneyinde, belki cumhuriyet tarihinin en önemli problemi ile karşı karşıyayız" cümlesi ile başlayan Toperi-Güner raporunda siyasi, sosyal, ekonomik ve kanlı terör boyutları olan Güneydoğu'daki sorun "Kürt olayı" olarak tanımlanıyor.

Rapordaki diğer değerlendirmeler ise şöyle: "Meselenin bu şekilde sürüp gitmesi, ister bölgede, ister batıda yaşayan, ülkemizde Kürt etnik kimliği olmakla beraber, kendilerini Türkiye Cumhuriyeti'nin sadık ve sağlam vatandaşı addedenlerde de bir kırgınlık, endişe ve hassasiyeti yaratmaktadır. Bugün ülkemizde bir Kürt Milliyetçiliği kavramının her geçen gün daha büyük bir kesimce benimsendiğini ve mevcudiyetini kabul etmek gerekir. Bunun planlı bir şekilde geliştiğini ve geliştirildiğini görmekteyiz. Gerek yurtiçinde, gerek yurtdışında mevcut bazı kurum ve kişilerin bu konuda yoğun çaba harcadıkları bilinmektedir… Karşılaştığımız sorunun basit bir terör olgusunun çok ötesinde olduğu aşikardır. Bu itibarla çözümleri kısa-orta vade ile orta-uzun vadeli çözümler olarak düşünmek, ayrıca terörle mücadele için yapılacaklarla, bölge halkıyla ilişkilerde hareket tarzını ayırmak gerekmektedir… Bu uygulamada, varsa yapılan hataların ve eksikliklerin, gerçekler hiç saklanmaksızın ortaya konularak tartışılması ve bunlara gerçekçi çözüm bulunması gerekmektedir.

Bu mesele ile ilgili her şey tarafsız, önyargısız bir şekilde açıkça ve serbestçe tartışılmalıdır. Tartışma ortamı doğruları ve yanlışları ortaya çıkaracak ve gerçekleri daha kolay öğrenmemize imkân sağlayacaktır. Tartışmayı engellemek, gerçekleri saklamak, meseleyi azaltmayacak, aksine tedbirler yanlış olacağı için giderek daha da büyültecektir… Gerek dünyadaki son oluşumlar sonucu ortaya çıkan etnik milliyetçilik anlayışının etkisi, gerekse Türkiye'nin yakaladığı tarihi büyüme fırsatını engellemek isteyen dış güçlerin teşvik ve desteği ile bugünkü ciddi boyutlarına ulaşan Güneydoğu ateşi, eğer bir yanlış yapılmazsa, acele ve fevri davranılmaz, soğukkanlılık kaybedilmez ise 5-10 yıl içinde milliyetçilik akımının şiddetini kaybetmesi ve dış desteğin azalması sonucu kendiliğinden hafifleyerek sönecektir.”

"Demokratik açılımlar" öngören rapordaki bir diğer çarpıcı boyut, devletin terörün üzerinde kararlı ve eksiksiz bir şekilde gitmesini öngören tedbirlere de yer vermesi. Nitekim 50 bin kişiden oluşan ve bölgede en az beş yıl görev yapacak bir özel kuvvetin kurulması buna örnek gösterilebilir. O dönemde özel harekât polisleri ve Genelkurmay'a bağlı özel kuvvetlerle bu teklif fiilen uygulandı. Raporda belirtilen 50 civarında Scorsky ve Kobra helikopteri alınması da o dönemde kısmen uygulandı.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Yamak'ın ölümünden üç ay önce 1993 Ocak ayında Özal'a sunduğu Güneydoğu raporunda, Demirel'in 29. Kürt isyanı olarak nitelendirdiği PKK'ya kadar bölgede meydana gelen olay sayısı 28 olarak değil, 37 olarak veriliyor. İşte o rapordan bölümler: "Özellikle 1800'lerden zamanımıza kadar Osmanlı İmparatorluğu döneminde 12; Türkiye Cumhuriyeti döneminde üçü ciddi olmak üzere 25 olayın vuku bulduğu bu bölgemizde asırlardır birlikte yaşadığımız, bu toprakları birlikte vatan yaptığımız, birlikte kurduğumuz cumhuriyetin eşit haklarla vatandaşı olduğumuz bölge halkımız içinde neden bu olaylar devam etmektedir?...

ÜZÜCÜ GERÇEKLER

“Bugün yirmi senedir Kıbrıs'ta alınamayan eşitlik hakları; Bosna-Hersek'te aranan haklar ve benzer ülkelerde uğruna mücadele edilen bu değer ölçülerinden ve ülkemizdeki eşit vatandaşlık haklarından, birlikte ve iç içe yaşamanın oluşturduğu ortak değerlerden hangisi bu bölgemizde yoktur? Öyle ise aranan nedir, sadece söndürülmesi en zor olan milliyetçilik duyguları mıdır? Bunları enine boyuna inceleyerek, açık-gizli, belli-belirsiz, doğru-yanlış, oluşmuş veya empoze edilmiş sebep ve saikler ne ise gerçek, acı ve üzücü de olsa, ortaya koymak ve tedbirler paketini bu sebepleri ele alarak oluşturmak, yapılabilecekleri yaparak, zamanla yapacakları bilgiye sunarak, yapılamayacakların nedenlerini açıkça ortaya koyarak, sebepleri ortadan kaldırmak veya tesirlerini zayıflatmak ve şikayetçi olduğumuz sonuçları olumlu yönde etkileyecek bir uygulamayı esas almak daha doğru ve etkili olamaz mı?..

“Bu mücadelenin sadece asker ve güvenlik güçleriyle yapılması hem yetersiz, hem noksan, hem de yanlış bir uygulamadır. Zira askeri tedbirler başarılı olabilir, fakat hem bölgevi (bölgesel), hem de geçicilik vasfı taşır. Kalıcı, devamlı ve bölgenin bütününü kapsayan sonuçlarla boğuşmak yerine, sebepleri de yok ederek sonuca ulaşacak devlet çapındaki tedbirlere ihtiyaç olduğu kabul edilmelidir."

ADNAN KAHVECİ’NİN RAPORU: KÜRT SORUNU NASIL ÇÖZÜLMEZ?

Üniversite öğrenimini ABD'de yapan Adnan Kahveci, Türkiye'ye döndükten sonra 1980'lerden itibaren Turgut Özal ile birlikte oldu. ANAP'tan siyasete girip maliye bakanı olan Kahveci, 5 Şubat 1993 tarihinde eşi ve çocukları ile birlikte otomobiliyle Ankara'dan İstanbul'a giderken yanlışlıkla ters yola girip trafik kazası geçirdi. Kazada Kahveci, eşi ve kızı ölürken; sadece oğlu Cihan kurtuldu. Kahveci'nin ölümü Özal'ı derinden yaraladı. Ölüm haberini alınca, "Sanki bir evladımı kaybettim." dedi. Adnan Kahveci'nin hazırlayıp Özal'a sunduğu Kürt raporundan önemli bazı bölümler şöyle: "Sorun şimdiye kadar niçin çözülememiştir? Çözülememesinde en önemli husus Türkiye'nin bunu çözecek demokratik olgunluğa erişememesidir… Şimdi, Adnan Kahveci ne diye bu işe bulaştı diye sorulacaktır. Bazı arkadaşlarım, 'Aman bu konuları gündeme getirme, siyasi hayatın biter, yıpranırsın.' dediler...

“Şırnak'ta, Cizre'de bir Nevruz bayramı bahanesiyle 80-90 kişi ölüyorsa, Türkiye çok büyük sorunlara gebedir… Benim milletvekili olarak görev ve sorumluluğum, Türkiye'nin sorunlarına teşhis koymak ve çözüm üretmektir. Teşhislerim ve çözümlerim, toplumun büyük çoğunluğunun tepkisini çekse de, anlaşılamasam da, bu görevi yapmak mecburiyetindeyim. Çünkü herkes korkup sessiz kalırsa, Türkiye felakete doğru gidecektir... Onun için bu çözüm paketini üretmek zorunluluğunu hissettim…

“Türkiye'de Kürt sorunu son otuz yılda, 1920-30'lu yıllarından çok farklı bir mecraya girmiştir. Kürt meselesinde önemli olan tek şey, kendini Kürt kökenli olarak görenlerin aynı zamanda kendilerini Türkiye cumhuriyeti'nin birinci sınıf vatandaşı olarak hissetmeleridir… Bugün yapılan en büyük yanlış, bölücü terör ile demokratikleşmeyi birbiriyle ilişkilendirmektir…

“Türkiye Kürt meselesine çözüm getirmek için saplantısız ve çağdaş düşünmek zorundadır. Hiçbir şekilde geçmişteki olaylardan dolayı şartlanmamalıdır. Bölücü terör var diye bazı sorunları çözmekte inatlaşmamalıyız. Bir sorunu çözebilmek için öncelikle onu iyi analiz etmek gerekir… Kürt realitesi, Kürt kimliği ve dili hızla kabul edilerek Kürtlerin siyasal hakları verilmelidir. Bu durum Türkiye'de demokrasiye ufuklar açmakla kalmayıp, PKK gibi terör örgütlerine olan halk desteğinin de ortadan kalkmasına yol açacaktır. Demokratik bir ortamda hiçbir Kürdün ayrı bir devlet kurma fikri gerçekçi olamayacaktır…

BÖLÜNME ENDİŞESİ YERSİZ

“Demokratikleşme konusunda demokrasisi bizden daha kıdemli ülkelerin tecrübelerini çok dikkatli inceleyip değerlendirmeliyiz. Tabii ki, onları kopya etmemeliyiz. Türkiye'ye özgü bir çözüm paketi üretmeliyiz... Demokratikleşme hızlandırılırsa, Doğu Batının gerçek değerini anlayacaktır. Bölünmenin önündeki en önemli engel, Batının Doğuyu sübvanse etmesi, desteklemesidir. Batı pazarı olmasa, Doğudaki hiçbir fabrika işleyemez. Bölünme endişesi taşıyanlar bu endişelerinde yersizdirler… Ancak zengin bir Türkiye GAP'ı bitirebilir. Doğu ve Güneydoğu'ya GAP çok büyük bir zenginlik getirecektir. Bunu da ancak birlik içinde olan bir Türkiye gerçekleştirebilir…

“Bölücü terörü azaltmanın yolu anti terör yasalarını etkin bir şekilde, Almanya'nın ve İtalya'nın işlettiği şekilde işletmektir. Ama anti terör yasaları Avrupa ülkelerinin işlettiği şekilde çalıştırılırken; demokratikleşmede Avrupa düzeyine çıkmamız gerekir… Çare daha fazla demokrasidir. ANAP bu yolda; 1989'a kadar çıkaracağı kanunlar, Kenan Evren tarafından peşinen veto edileceği için adım atamadı. Ama 1989'dan sonra 1990 ve 1991'de çok önemli adımlar atıldı. Bu hızlı demokratikleşmeye devam etmek mecburiyetindeyiz..."
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

PostAuthor: schoolmaster1954 » Tue Jan 09, 2007 11:32 pm

Kaya Ataberk

Mustafa; oku da baban gibi olma!

Babasından yapamadık oğlundan yapalım!

Taha Akyol’un oğlu Mustafa Akyol da sonunda yazar oldu. “Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek” başlıklı kitabı, Doğan Kitap’tan yayınlanmasının yanı sıra Aydın Doğan medyasının tüm gazeteleri tarafından da yoğun bir reklam kampanyasıyla destekleniyor. Büyük muhafazakar-liberal “fikir adamı” Taha Akyol’un küçük oğlu da en az babası kadar başarılı bir Doğan ailesi üyesi olacak gibi görünüyor.

Taha Akyol’un, Türk milliyetçiliğine açıktan savaş açması ve kendisini büyük düşünür olarak değerlendirerek ön plana çıkması için önce yıllarca MHP’nin genel idare kurulu üyeliği, ülkücü militanların yetiştirilmesinden sorumlu genel başkan yardımcılığı gibi önemli görevlerde bulunması gerekmişti. Baba Akyol, 1980 öncesinin en üst düzey sorumlularından biri olarak Amerikancı “milliyetçiliğin” şampiyonluğunu yaparak, MHP’yi Çorum, Maraş katliamlarının yapıldığı, Türk devrimcilerinin katledildiği yıllarda yalnız bırakmayarak, ABD’ye yeterince hizmet sunmasından sonra Aydın Doğan’ın kapıkulu olmayı başarmıştı.

Baba Akyol, ancak bu kadar hizmetten sonra Doğan Medya’nın milliyetçilikle mücadele sorumlusu olarak Milliyet’teki köşesine yerleşti. Taha Akyol o kadar göze girmiş bir adamdır ki patronu sadece onu beslemekle kalmamıştır ve oğlunu da daha genç yaşta işe almıştır. İşbirlikçiler bile güvenilir adam arar. Tabii ki bu güvenilirlik bizim anladığımız anlamda bir dürüstlük değildir, daha çok patronunun malını ve canını korumak için kendi canını bile tehlikeye atan bir bar fedaisinin güvenilirliğine benzer bu.

Oğul Akyol, babasının yapamadığı, çok istemesine rağmen başarmasının mümkün olmadığı bir şeyi yapabilmek için yola çıkmıştır: Sağcı bir fikir adamı olmak. Sağcılık doğası gereği düzen savunuculuğudur ve düzeni savunmak için ne zekâya gerek vardır, ne bilgiye, ne de fikre. Türkiye’deki sağcıların, toplumun en az okuyan ve dolayısıyla kafası en az çalışan kesimi olmasının nedeni de buradadır. ABD ve Doğan grubu da babasından yapamadık bari oğlundan fikir adamı yaratalım demiş olmalılar ki Taha Akyol’un sağcı, Kürt-İslam sentezcisi, milliyetçilik düşmanı çizgisini Mustafa’ya devretmişlerdir. Babasının dostları ve iş arkadaşları da onu yalnız bırakmamaktadır…

Mustafa’ya neo-ülkücü destek

Neo-ülkücüler olarak tanımladığımız işbirlikçi, alt kimlikçi, Atatürkçülük ve milliyetçilik düşmanı kadronun içinde Taha Akyol’un özel bir yeri vardır. O hem geçmişte ülkücü olmuştur hem de günümüzün neo-ülkücü hareketinin içinde yer almıştır. Bilindiği gibi aslında bir çok neo-ülkücü soldan devşirilerek yaratılmıştır ama Taha Akyol için birkaç rötuş yetmiştir.

Mustafa’nın kitabı için yapılan övgülere baktığımızda tüm bu neo-ülkücü kadronun arkadaşlarının oğluna destek olmakta yarıştıklarını görüyoruz. Cumhuriyet gazetesinin sosyal faşist yazarı Oral Çalışlar’dan, Mehmet Ali Birand’a, Nazlı Ilıcak’a kadar geniş bir ekip bu desteği vermiştir.

Ancak destek sadece övgüyle de sınırlı değildir. Kitabı okumaya başladığınızda ilk dikkatinizi çeken şeyin aslında Mustafa’nın kendi kafasıyla değil, babası başta olmak üzere Baskın Oran, Cengiz Çandar gibi aynı yolun yolcusu isimlerin kafasıyla düşünüyor olduğunu görürsünüz. Neo-ülkücü destek sadece fikirlerle değil uzun alıntılarla da kitap boyunca sürmektedir. Kitabı okuduğunuz zaman bu kitabın yazılmasının tek amacının “Kürt kimliği”nin Türk toplumuna kabul ettirilmesinin ve milliyetçilikle mücadelenin tek amaç olduğunu görürsünüz.

Baba Akyol’un izinde milliyetçilikle mücadele

Mustafa, Kürt sorununa ilgisinin üniversite yıllarında başladığını anlatarak başladığı kitabının daha ilk paragrafında bilinçli Türk karşıtı tavrını ortaya koyar. 90’lı yılların ortamına değinerek: “Aynı yıllarda Türkiye’nin de gündemi Kürt sorunuyla çalkalanıyor, PKK’nın acımasız terörü ve şehit cenazeleri toplumu sarsıyor, Cumartesi annelerinin trajedisi caddelere taşıyordu.” yorumunu yapar. PKK’nın terör yaptığını kabul eder görünen Mustafa, aslında bir şehit Türk askerinin annesiyle, PKK’lı ölü teröristin ailesini aynı kefeye koymakta sakınca görmez. Bunu genç yazarımızın kalem sürçmesi olarak yorumlayacak saflıkta okurlarımız var mı bilemiyoruz ama bu Mustafa’nın genel tavrı olmuştur.

Ona göre, Kürtler terör yapmaktadır ama bunun bir nedeni varsa o da Türk milliyetçiliğinin yarattığı tepkidir. Yani Kürtler PKK’yı kurmuştur, terörle Türkleri öldürmektedir ama bunun sorumlusu Türkler ve Türk milliyetçiliğidir.

Burada Kürtçülüğün faturası özel olarak Kemalizmin milliyetçi uygulamalarına kesilmiştir, Kürtleri bu duruma düşüren Türklük politikasıdır: “Fay hattının merkezinde ise daha önceden İslam’la ifade edilen ortak kimliğin aniden ve tepeden inme bir dönüşümle vatandaşlıktan öteye, etnik olarak herkes Türk’tür anlayışına dönüştürülmesi anlayışı vardı.”

Osmanlı döneminde İslam adına rahat durduğunu iddia ettiği Kürtlerin birden Kemalist Türk milliyetçiliği karşısında Kürtlüklerini keşfettiklerini söylemektedir. Bu, aslında Kürtçü yazarların büyük bir kısmı tarafından savunulan bir fikirdir ve ana kaynağını Kürtçülüğün ve Kürtlüğün birebir emperyalizmin müdahalesiyle oluştuğunun gözlerden uzak tutulması taktiğine dayanır.

Bugün TÜRKSOLU’nun Kürt istilası olarak adlandırdığı olgunun sebebi olarak da Türk milliyetçiliği ve Atatürk dönemi politikalarını göstermektedir: “…Kısacası bir taraftan Kürtler devlet tarafından ve toplum katında yok sayılırken, diğer taraftan buna duyulan tepkinin de beslediği bir tür ‘fetihçi’ Kürt hareketi filizleniyordu”.

Mustafa Akyol o kadar ısrarlı bir Atatürkçülük ve milliyetçilik düşmanlığı ile Kürt bölücülüğünü aklamaktadır ki konuyla ilgisi olmayan bir insanın dahi isyan ederek “peki hırsızın hiç mi suçu yok” diyesi gelir. 1930’ların Atatürkçü, tam bağımsız Türkiyesi için bir Mussolini İtalyası tablosu çizen Mustafa’ya göre bu dönem bir sol-şovenizm dönemidir. Atatürk’e doğrudan saldırmaya cesaret edemediği için Mahmut Esat Bozkurt gbi isimlere saldırır.

Mustafa’ya göre bir diğer sorumlu da Atatürk’ün laiklik uygulamasıdır. İslam birliği laiklik tarafından bozulunca Kürt sorunu da doğmuştur. Burada da Kürtlük dediğimiz şeyin aslında bir taraftan aşiretlere dayanırken bir taraftan da Nakşibendilik gibi tarikatlara dayanan bir yapı olduğunun görmezden gelinmesi söz konusudur. Şeyh Saidler, Said-i Kürdiler sanki hiç yoktur. Bu kadar iki yüzlülük kokan çarpıtmayı yapabilmek için sanırız ki insanda aileden gelen geleneksel bir görev duygusunun olması gerekir.

“Kürt” ve “Kürdistan” ısrarı

Mustafa, Kürt realitesi meselesinde de hizmette sınır tanımamıştır.

Mustafa Akyol’a göre Kürt bir realitedir ve tanınması dışında bir seçenek yoktur. Bu konuda doğru tavır alan isimler olarak da sağcı siyasetçilerin bir dökümünü çıkarır. İlk olarak Turgut Özal federasyondan bahsederek, yolu açmıştır. 1992 yılına gelindiğinde Demirel “Kürt realitesi”nin kabul edilmesini vurgulayarak doğru bir iş yapmıştır. Günümüzde ise Tayyip Erdoğan Diyarbakır konuşmasında “Kürt sorunu” tanımlamasını kullanarak, Kürt varlığını kabul ederek Akyol’a göre “cesur adımı atmıştır”.

Aslına bakılırsa bu dönemlendirme doğrudur ve PKK’nın Türk devleti karşısında siyasi başarılar kazandığı aşamaları tanımlamaktadır ve her üç aşamanın sorumlusu da Batıcı-sağcı iktidarlardır. Ama Mustafa’nın zihniyetinde doğru tavır bu olmaktadır.

Bu yaklaşımın hemen ardından Mustafa teorisini “derinleştirmekte” ve bir etnik grup bile olamayan Kürtleri Ortadoğu’nun en eski halklarından biri yapmaktadır: “Kürtler Ortadoğu’nun en eski halklarından biridir. Ancak bir devletleri yoktur. Yarısına yakını bugünkü Türkiye sınırları içinde geri kalanı Irak, İran, Suriye ve çok az bir kısmı da Ermenistan ve Azerbaycan’da yaşar”.

Devletsiz halk tarihsiz halktır. Ancak Mustafa bu gerçeği bilinçli olarak görmez ve değil ülke, bir coğrafya bile ifade etmeyen Kürdistan kelimesi üzerinde ısrar eder. Özellikle Osmanlı dönemi anlatılırken Kürdistan kelimesini sık sık kullanarak bunun o dönem normal karşılandığını vurgulamaktadır.

Böylelikle Mustafa Akyol bu çabalarıyla Kürtleri tarihleri olan bir ulus, ülkelerini de Kürdistan olarak okura kabullendirmenin mücadelesini vermektedir. Ancak bu durumda bile “Kürt”, Türk ulusunun karşısında zayıf kalmaktadır. Bu noktada, Mustafa, Türk’ü etnik gruba, Türk milliyetçiliğini de etnik ırkçılığa dönüştürme girişimine başlar.

Türkiye’de yaşayan bir çok etnik gruptan biridir Türkler. Türklerin nasıl etnik yakınlarına sempati duyma hakkı varsa Kürtlerin de o kadar vardır: “…başta etnik Türkler olmak üzere vatandaşlarımızın çoğu, Türk dünyası dediğimiz coğrafyadaki Türkî halklara sıcaklık duyuyorlarsa, Kürt vatandaşlarımız da Kuzey Iraklı akrabalarına yakınlık duymaktadırlar”.

Böylece Mustafa, babadan kalma bir kırsal kurnazlıkla bir taşla iki kuş vurmaya çalışmaktadır; hem Türkler bir çırpıda etnik grup yapılmıştır, hem de Kürtler Kuzey Irak’taki ABD uşağı aşiretlerle işbirliği yapmakta özgür kılınmış olacaktır. Bu adım da atıldıktan sonra sıra artık son adıma gelmiştir.

Kırmızı çizgilerden vazgeç, Kürt devletini tanı

Mustafa Akyol, aile dostları Cengiz Çandar’ın izinden giden sıkı bir Talabani hayranıdır. Kitapta bu işbirlikçi aşiret adamını sık sık över: “Irak’taki merkezi yönetime özellikle de despot Baas rejimine karşı yarım asır boyunca mücadele etmiş Celal Talabani’nin Nisan 2005’te Irak cumhurbaşkanı seçilmesi de, Kürtlerin Irak’tan ayrılma yönünde değil de, Irak’ı sahiplenerek ülkenin toprak bütünlüğünü koruma yönünde hareket etmeleri olasılığını güçlendirmiştir. Barzani ise daha ‘ayrılıkçı’ ama şartları da fazla zorlamayan bir çizgi izlemektedir.”

Talabani zaten özgürlük kahramanıdır, Barzani de biraz bölücüdür ama olsun canım ne var bunda?

Burada Mustafa baklayı ağzından çıkarıverir: “Türkiye’nin bu dönemde yapması gereken ise, Irak’ta bir Kürt devleti kurulma ihtimalini casus belli (savaş nedeni) saymak ve herhangi bir şekilde Irak Kürtlerinin korkulu rüyası profili çizmektir.”

ABD, Irak’ta Kürt devletini kuracaktır. Bunun için Türkiye’de de uygun ortamın gelişmesi gerekir. Mustafa Akyol’un bu noktadaki tüm çabası da milliyetçiliği yıpratmak üzerine kuruludur. Mustafa da bu noktada babasının yaptığı gibi cami duvarına doğru koşmuştur. TÜRKSOLU gene hedef tahtasındadır.

MHP ve PKK’ya çağrı, TÜRKSOLU’na küfür

Mustafa Akyol, Türkeş’in sık sık “Kürtleri sevmeyen Türk olamaz.” dediğini belirtmektedir ve böylece “PKK terörüne karşı ülkücülerin fiili bir karşılık vermesini önleyerek.” sağduyu gösterdiğini söylemektedir.

Vatandaşlık üzerinden Türklük yerine Türkiyelilik politikası güden ve PKK’ya sükunet edilmesini öğütleyen Bahçeli de Mustafa’dan övgüler almaktadır. Bahçeli böylece etnik milliyetçilikten uzak kalmayı başarmış oluyordu. Eski dostlar aynı yerde yeniden buluşmuştur. Taha Akyol’a kızan MHP’lilerin artık hiçbir haklı yanı kalmamıştır. Burada, Mustafa MHP’ye “aman milliyetçilik yapmayın” çağrısında da bulunarak baba ocağına karşı görevini yapmıştır.

Diğer taraftan da PKK’yı daha önce Taha Akyol’un da yazdığı tarzda uyarmaktadır. PKK, Stalinist bir örgüt olmaktan vazgeçmeli ve “demokratik Kürt hareketine” katkıda bulunmalıdır. Hatta PKK tarafından öldürülen Osman Öcalan’ın adamı Hikmet Fidan örnek kişi yapılır. Baba Akyol 1980’den önce sola göstermediği hoşgörüyü Kürtlere göstermişti, oğul Akyol da aynısını yapmıştır.

MHP ve Kürtçüler övgü ve uyarılar alırken sıra TÜRKSOLU’na gelince Mustafa da babasının aynısını yapmıştır. “Kürt sorunu yok, Kürt istilası var” kapaklı sayımız “korkunç bir ırkçılık” olmuştur. Kürt istilasının varlığı reddedilemez bir gerçektir. Biz var da desek yok da desek bu gerçeklik Türkiye’nin önümüzdeki yıllarına damgasını vuracaktır.

Mustafa, TÜRKSOLU’nun ve Başyazarımız Gökçe Fırat’ın Alevi vatandaşlarımızı rencide ettiğinden de dem vuruyor. Alevilerin Çorum ve Maraş’ta neler yaşadıklarını hâlâ bilmiyorsa babasına sormasını öneririz, bu ayrı mesele. Ancak Mustafa Akyol, Atatürk’ün Kürtlere özerklik vaat ettiğini ya da Kürtlerin ihanetinin bizim yalanımız olduğunu anlatmaya çalışırken kendisi gibi babasının da nefesi tükenmiş olacak ki kendisine mükemmel bir kaynak buluyor ve Doğu Perinçek’in “Kurtuluş Savaşında Kürt Politikası” kitabına baş vuruyor. Böylece, Mustafa babasından, Baskın Oran’a, Oral Çalışlar’dan Doğu Perinçek’e tüm neo-ülkücü büyüklerinin fikirlerini alarak saygısını belli ediyor, tüm ekipten yararlanıyor.

TÜRKSOLU’nun fikirlerine “ahmaklık” diyerek hakaret etmeye gelince; ahmaklık, akıl ve fikir noksanlığı demektir. Burada baba-oğul uğraşıp da gene dönek Marksistlerin ve Maocuların fikirlerine muhtaç olmakla, TÜRKSOLU gibi bağımsız, milliyetçi, devrimci politika üretmek arasındaki farkı buyurun, siz söyleyin…

Mustafa’ya babasının beceremediği fikir adamlığı konusunda ise tek bir önerimiz var, daha çok okuması:

Ey Mustafa, oku da baban gibi olma, fikir adamı ol!
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

PostAuthor: schoolmaster1954 » Wed Jan 10, 2007 4:47 am

« February 2006 | Main | April 2006 »

March 29, 2006
Praise for Akyol's 'Rethinking The Kurdish Question'
A recent book by Mustafa Akyol, written and published in Turkish and titled K�rt Sorununu Yeniden D�s�nmek: Yanlis Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye? (Rethinking The Kurdish Question: What Went Wrong? What Next?) is getting praises in the Turkish media. One of the country's prominent pundits, Mehmet Ali Birand, has written in The Turkish Daily News,

There have been many valuable books written in recent years on the Kurdish problem. Each one from a different perspective, these books examine events over the years, often offering solutions. There is one book in particular, however, that has just been published and which I recommend to anyone who wants to get a healthy, well-rounded view of the Kurdish problem. The book's title is "Rethinking the Kurdish Problem," and its author is Mustafa Akyol. Akyol presents the mistakes made in both official government policy and Kurdish ethnic politics with remarkable objectivity. His tone is not that of cold scientific fact but rather more of a sociologist, even a psychologist.
From the Ottoman period to the first years of the Turkish Republic up to modern days, Akyol delves into which people, what stances, which policies, even which international developments have affected the Kurdish situation. And not only this, he offers suggestions to go with his findings. I highly recommend this book to anyone who wants to get a healthy, well-rounded idea of what the Kurdish situation in Turkey is all about.
User avatar
schoolmaster1954
Shermin
Shermin
 
Posts: 167
Joined: Sat Dec 16, 2006 8:31 pm
Location: Turkey
Highscores: 0
Arcade winning challenges: 0
Has thanked: 0 time
Been thanked: 0 time

Next

Return to Middle East

Who is online

Registered users: Bing [Bot], Google [Bot], Majestic-12 [Bot]

x

#{title}

#{text}